Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Ulusal Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ulusal Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2010 Cumartesi

CHP Kurultayı'ndan notlar

Cumhuriyet Halk Partisi'nin olaganüstü kurultayı başladı. Genel Yayın Yönetmenimiz Süleyman Gençel kurultay salonundan son dakika gelişmelerini sizlere sıcağı sıcağına aktarıyor.

* Kurultay Salonu Kılıçdaroğlu'nun konuşmaya başlamasıyla birlikte ısınmaya başladı. Sıcaktan bunalan pek çok kişi salondan dışarı çıkıp, etraftaki kafelerde televizyondan konuşmayı izliyorlar. Bu arada en çok ziyaret edilen yerlerden biri de Gençlik Parkı. Gerçekten de değişik bir mimari ile yeniden düzenlenmiş ve herkesin beğenisini kazanıyor. Özellikle İzmir delegeleri İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun kongreden ve kulis çalışmalarından fırsat bulması halinde Gençlik Parkı'nın yeni görünümünü görmesi gerektiğini söylüyorlar.

* Parti Meclisi listesi tam bir muamma. Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin ile görüştüm. Kendisi sadece önerilerini genel başkana ilettiğini, bunun dışında listede kim var kim yok en ufak bir fikrinin olmadığını söyledi. (13.07)

* Kurultayda genel izlenim kurultay boyunca Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun tüm isteklerinin kabul edileceği yönünde. Parti Meclisi listesi de tamamen genel başkanın istediği üzerinde şekillenirken, salonu dolduran delegeler "Biz genel başkanımızın elini güçlendirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bundan sonra başarısızlık için gerekçe ortada kalmıyor. Yeni yönetimin bu yüzden bundan sonrası ile ilgili bahane üretmesi mümkün değil" yorumunu yapıyorlar.

* Kurultay'ın en ilgi çeken taraflarından biri de ilk kez salonun belli bölgesine locaların kurulmuş olması. Locayı gören delegelerin büyük bölümü "Bizim partide de locacılar ile hocacılar ayrışması yaşanıyor" esprisi yaparak, parti içinde mason localarının etkinliğinin arttığına dikkat çekiyorlar.

* Parti Meclisi listeleri yapılırken, İzmir'den Alaattin Yüksel'in ağırlığını koyduğu ve hem Deniz Baykal, hem de Önder Sav taraftarlarına yer verdirtmediği, bu yüzden de her iki tarafın da tepkisini çektiği gözleniyor.

* Eski İzmir Milletvekili Hakkı Akalın CHP'den istifa ettikten sonra 6 ay önce CHP'ye geri dönmüştü. Kurultay için Ankara'da bulunan Akaydın, yaşanan gelişmelerden rahatsız olduğunu dile getirirken, gelecek günler için de kaygılı olduğunu belirtmeden geçemedi. Akalın'ın sözleri dikkate alınmaya değer görünüyor. (12.00)

* Kurultay delegesi olmayan Süleyman Gençel, toplantının yapıldığı salona Genel Başkan Yardımcısı Alaattin Yüksel'in sağlağı "onur üyesi" kimliği ile girdi.

* Parti Meclisi listesi büyük bir merakla bekleniyor. Son hazırlıklar yapıldı, liste genel başkan Kılıçdaroğlu tarafından onaylandı. Bizim merakla beklediğimiz listeye İzmir'den kimlerin gireceği. İlk belirlemelere göre Alaattin Yüksel, Hülya Güven ve Oğuz Oyan'ın ilstede yer almaları kesin. Onların dışında listede beklenen isimler Bülent Baratalı, Selçuk Ayhan. Sürpriz isimler ise Ebru Okan, Pelin Erda ve Erdal Aksünger. (11.22)

PAUSE HABER: 18 - 12 - 2010

17 Aralık 2010 Cuma

CHP'de kurultaya doğru -3

Kılıçdaroğlu ile Sav arasındaki kriz, MYK toplantısında başladı. Kılıçdaroğlu’nun yeni MYK'ya girecek isimler konusunda renk vermemesi üzerine yaşanan karşılıklı restleşmelerin ardından kriz daha da derinleşmişti. On üç genel başkan yardımcısı ve 1 genel sekreterden oluşan yeni MYK'da yer alacak isimler konusunda uzlaşma sağlamak için Sav, Kılıçdaroğlu ile akşam saatlerinde görüşmek istedi ancak Kılıçdaroğlu bu talebi reddetti. Sav da bunun üzerine Kılıçdaroğluna saat 20.30'da başkanlık divanının toplanacağını bildirdi ve toplantıya davet etti.
Genel başkan yardımcıları ile bir araya geleceğini düşünen Kılıçdaroğlu ise saat 20.30'da genel merkeze geldi ancak Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’i göremedi. Kılıçdaroğlu, Tekin’in nerede olduğunu sordu, haber verilmediği yanıtını alınca görüşmeyi sona erdirdi.
Bunun üzerine Önder Sav’ın talimatı ile genel merkezden gece yarısı “Uzlaşma sağlandı. Kurultay yok, yeni MYK yarın PM’de belirlenecek” yönünde basına yazılı açıklama yapıldı. Açıklamanın Kılıçdaroğlu’nun bilgisi dışında yapıldığı anlaşıldı.
Kılıçdaroğlu, partiden bilgisi dışında yapılan açıklamayı o sırada evinde bulunan Gürsel Tekin ile birlikte öğrendi. Saatler geceyarısı 01’e yaklaşırken Önder Sav, Kılıçdaroğlu’nun evine gitti. Bu görüşmede Önder Sav, Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin ile konuşmasında sert bir üslup kullandı. Kılıçdaroğlu, Sav'a Seçim ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini teklif etti. Örgütlenme ve Örgüt Yönetimlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’nı isteyen ancak bu isteğini kabul ettiremeyen Sav ile Kılıçdaroğlu arasında ipler koptu.
Kılıçdaroğlu ile Sav arasındaki bu gerilim devam ederken PM’nin toplantı saati geldi. Kılıçdaroğlu PM toplantısını iptal ederek yeni MYK'yı PM toplantısı yapılmadan belirleyip açıklamaya karar verdi. Partinin 12. katındaki odasında kurmayları ile bir araya gelen Kılıçdaroğlu, yürürlükte bulunan tüzük gereği CHP’nin yeni yönetimini belirledi ve kamuoyuna açıklanması talimatını verdi. Yeni MYK listesi partinin resmi internet sitesi üzerinden açıklanırken, Kılıçdaroğlu bir basın toplantısı düzenleyeceği duyuruldu.
Kılıçdaroğlu’nun PM’yi iptal etmesinin ardından Önder Sav, ekibinde bulunan Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay ile yine kendi ekibinden bir grup PM üyesi ile toplantı yaptı. Sav başkanlığında yapılan gayri resmi toplantıya 80 kişilik PM’nin Sav ekibinden olan 60 üyesi katıldı. CHP tüzüğüne göre, PM’nin genel başkan başkanlığında ya da genel başkanın yazılı olarak görevlendireceği isim başkanlığında toplanması gerekirken, Sav ve 60 PM üyesi tüzüğe aykırı bir şekilde PM toplantısını gerçekleştirdi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay ise Kılıçdaroğlu’nun 28 Ekim’de PM toplantısı çağrısı yaptığını, toplantıyı genel başkan yardımcısı sıfatı ile kendisinin başlattığını açıkladı.
Sav ve kendisine yakın 60 PM üyesi, tüzüğe aykırı yaptıkları PM toplantısında iki karar da aldı. Alınan kararları Hakkı Süha Okay basına açıkladı. Okay, dördüncü kattaki toplantı sonucunda gazetecilere PM'nin gündemindeki yeni MYK’nın belirlenmesi maddesinin iptal edildiğini, olağanüstü tüzük kurultayı kararı alındığını açıkladı. Okay, tüzük kurultayının 27-28 Kasım tarihinde Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda yapılacağını bildirdi. Okay’dan sonra söz alan Önder Sav, Kılıçdaroğlu’na karşı çok sert bir üslup kullanarak, Kılıçdaroğlu’nun disiplinsizlik suçu işlediğini ileri sürdü.
Okay ve Sav’ın açıklamalarını odasından izleyen Kılıçdaroğlu, kendisinin basın toplantısı yapacağı saatin gelmesini beklerken yeni MYK listesinde yer verdiği isimlerden Nihat Matkap, Gülsüm Bilgehan ve Gökhan Günaydın'in listeden çekildikleri bilgisi ulaştı. Bunun üzerine Kılıçdaroğlu ve ekibi çekilen isimlerin yerine yeni isimler belirledi. Nihat Maktap’ın yerine Süheyl Batum partinin yeni genel sekreteri oldu. Gülsüm Bilgehan yerine Didem Engin, Gökhan Günaydın’nın yerine de Mehmet Zeki Gündüz getirildi.
Sav ve Okay basın açıklamalarını bitirdikten sonra bir grup PM üyesi ile birlikte PM salonundan ayrılarak, gelişmeleri Savın odasından takip ettiler. Kılıçdaroğlu saatler 17.00 gösterdiğinde yeni MYK üyeleri ile basının karşısına geçti. Basın toplantısında sert mesajlar veren Kılıçdaroğlu, toplantının bitiminin ardından MYK üyeleri genel başkanın başkanlığında MYK salonundan ilk fotoğraflarını verdi.
Büyük gürültü ile partinin başına gelen Sav ve ekip darmadağın oldu. Abdürrezzak Erten’in bastırdığı kartvizitler elinde kalmış, ekibin diğer elemanları ise nereye kaçabiliriz derdine düşmüştü.
İzmir’in yeni yükselen yıldızı Kocaoğlu’nun da desteğini alan Yerel Yönetimler’den Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Alaattin Yüksel’di.
17 Şubat 2005 günü Küba’da tatildeyken genel merkez tarafından gönderilen bir faks ile görevden alınan Yüksel, 5 yıl sonra daha büyük bir görev ile parti yönetimine döndü.
Aslında Yüksel’in bu yükselişi Kılıçdaroğlu’nun elindeki kartların yetersizliğinden kaynaklanıyordu. 80 Parti Meclisi’nin 60’ına Önder Sav hakim olunca Kılıçdaroğlu’na geri kalan 20 kişi ile yönetim yapma zorunluluğu doğmuştu.
Baykal’dan sonra parti yönetiminde Sav grubu da bertaraf olmuştu.
Ancak sırada başka tehlikeler vardı.
İzmir’de güçlenen Kocaoğlu, partiye hakim olan grubun siyasi deneyimsizliği, milletvekili seçimleri öncesi merkez yoklama sırasında Sav’a yakın Parti Meclisi’nin tavrı ve tüzüğün uygulanması sırasında yaşanan sorunlar nedeniyle hukukun devreye girebileceği tehlikesi… Bu tehlike öyle büyüktü ki, CHP’nin genel seçimlere girişini bile engelleyebilirdi.
Kılıçdaroğlu buradan yola çıkarak yeni bir kurultay yapılmasını istedi.
18 Aralık günü gerçekleştirilecek kurultay yukarıda saydığımız hataları ve eksiklikleri yerine oturmayı planlıyordu.
Baykal kurultay çağrısını çok önceden ortaya koymuştu. Sav ise elindeki Parti Meclisi gücünden olacağı için kurultaya karşıydı. Kılıçdaroğlu ise önceleri ortadaydı ancak sonra özellikle hukuki süreç doğrultusunda ikna edildi.
Kurultay yapılacak, genel başkan oylanmayacaktı ama parti meclisi olduğu gibi değişecekti.
Ortaya bir başka sorun çıktı.
Parti Meclisi’nin seçim tarzı…
Baykal ilk hamleyi yaptı ve PM’nin çarşaf liste ile belirlenmesini istedi. Yeni tüzüğün genel başkana avantaj sağladığını 15 genel başkan yardımcısını Bilim Kurulu’ndan getirecek genel başkanın eski tüzükte olduğu gibi Parti Meclisi’ne bağlı olmayacağını belirterek çarşafın daha demokratik olduğunu savundu. Baykal bu tarzını hala sürdürüyor ve giderek sertleşiyor.
Sav da ilk aşamada çarşaf listenin yanındaydı. Ancak sonra her zamanki gibi ortada durmaya başladı. Amacı Kılıçdaroğlu ile anlaşarak ekipten en az 15 kişiyi Parti Meclisi’ne sokmak…
Kılıçdaroğlu ise blok liste peşinde… Kendisinin çalışacağı isimleri belirlemesi fikrinden yürüyen Kılıçdaroğlu, listeyi nasıl yapacağını hala gizliyor.
İzmir’den Kocaoğlu ve Yüksel de “blok liste” diyor. Yüksel seçimin çarşaf olması halinde en fazla oy alacağının farkında…
Geldik bugüne…
Kılıçdaroğlu ile Baykal arka planda anlaştı mı? Önde oynanan oyunun arkasında farklı gelişmeler mi var? Baykal neden bu kadar sertleşiyor?
Sav önce çarşaf derken neden bugünlerde “Partiyi bölmeye gerek yok” açıklamaları yapıyor?
Yoksa başka bir siyasi manevraya mı hazırlanıyor?
Kılaçdaroğlu yapısı Gürsel Tekin ile nereye kadar gidecek?
Tekin aslında kendi koltuğuna talip olan Alaattin Yüksel tehlikesinin farkında mı?
İzmirliler’in kaçı Kocaoğlu’nun siyasette güçlenmesini istiyor?
Kocaoğlu divan başkanı olur ise o kurultay biter mi? İzmir’i yönettiği gibi kurultay yönetirse sonuçlarına katlanmak zorunda kalır CHP Genel Başkanı.
PM’ye İzmir’den girecek üç kişi hemen hemen belli. Selçuk Ayhan, M. Ali Susam ve Oğuz Oyan… Bu isimlere bir kişi daha eklenir ve İzmir’in rengi belli olur.
Bu isimlere bakacak olursanız, hemen hemen hepsi birbirlerini kesme noktasında hakim. Dolayısıyla bir güçler ayırımı söz konusu.
Tabii bunlara eklenecek diğer isimler bu dengeyi kimler için nereye kadar götürür?
Ve en önemli soru…
Kılıçdaroğlu babasının kılıcını eline alıp çevreyi olduğu gibi biçmeye çalışır ise karşısında ikinci bir blok liste göremez mi? Ve dahi kurultay aniden genel başkan seçimli bir kurultaya dönüşebilir mi?
Vallahi burası CHP… Son 6 ayda yaşananlara bakarsak her şey olabilir bu partide…

PAUSE HABER: 17 - 12 - 2010

16 Aralık 2010 Perşembe

CHP'de kurultaya doğru -2

Baykal dönemi sona ermiş, Kemal Kılıçdaroğlu 22 Mayıs 2010 tarihinde tek aday olarak girdiği seçimde 1189 delegeden, tamamının oyunu alarak CHP Genel Başkanı oldu.

Yolsuzluk dosyaları ile Türk toplumunun dikkatini çeken eski SSK Genel Müdürü Kılıçdaroğlu, internetteyayınlanan bir görüntüye bağlı gelişmeler sonrasında Türkiye’nin kurucu partisi CHP’nin başına geçmişti.
Parti Meclisi üyelerinin de belirlendiği kurultayın ardından Genel Sekreterliğe ise yeniden Önder Sav getirildi.
Gerek Parti Meclisi, gerekse Merkez Yönetim Kurulu Önder Sav’ın ekibi tarafından ele geçirilmişti.
Hakkı Suha Okay : Örgüt, TBMM ve Basınla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı
Haluk Koç: Sivil Toplum Kuruluşları, Meslek Odaları ve Yurtdışı İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı
Nevin Gaye Erbatur: Parti İçi Eğitim ve Yardımcı Kollardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran: İş, Çalışma Hayatı ve Halkla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı
Tekin Bingöl: Üye Yazım Birimi ve Örgüt İlişkilerinden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı
Gökhan Günaydın: MYK Sekreteryası, Meslek Kuruluşlarıyla İlişkiler ve MYK Raportörlüğünden Sorumulu Genel Sekreter Yardımcısı
Gülsün Bilgehan: Yurtdışı İlişkiler, Yurtdışı CHP Büroları ile İlişkiler, Yurtiçi Siyaset İzlenmesinden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı
Abdülrezzak Erten: Halkla İlişkiler ve Yardımcı Kollardan Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk kez hazırladığı listesinde MYK’ya girmesine kesin gözüyle bakılan zamanın İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin ise yoktu.
Aslında Tekin vakası daha sonra olacakların bir işareti idi…
Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı sırasında birlikte çalıştığı Tekin’in, Sav cephesi tarafından MYK dışında tutulması Kılıçdaroğlu’nun yediği ilk goldü ama son gol olmayacaktı.
Toplumda bir Kılıçdaroğlu havası vardı. Baykal’ın gidişinden genel bir memnuniyet görünüyordu. Ancak Sav ekibinin partinin geneline hakim olmasından kaynaklanan sıkıntılar da dikkate alınmaya başlamıştı.
İlk günlerde Türkiye medyası Kılaçdaroğlu ismini çok öne çıkarmış, topluma bir umut şeklinde lanse edilmişti. Ancak arkasındaki Sav gücü her zaman sorgulanmaya açıktı.
Önder Sav, Deniz Baykal sonrası yine ikinci adamdı. Ancak aslında birinci adamdı.
Sav’ın yakın çevresine söylediği, “Öyle bir MYK kurduk ki, Kılaçdaroğlu’nun kendi başına bir adım atması bile mümkün değildir” sözleri Sav’ın gölge lider olduğunun açık göstergesiydi.
Gürsel Tekin’in MYK üyesi olamama sorunu parti içerisinde büyüyordu.
İçeride de bu konuda bir huzursuzluk söz konusuydu.
Sonunda ortak bir formül geliştirildi.
Berhan Şimşek MYK üyeliğinden istifa etti. Bunun üzerine Parti Meclisi toplanarak Gürsel Tekin’i MYK üyeliği üzerine seçim yaptı.
53 üyenin oy kullandığı seçimde 48 PM üyesinin oyunu alan Gürsel Tekin MYK üyesi oldu.
Tekin MYK’ya seçildikten sonra, “'Bundan sonraki süreçte Gürsel Tekin'e onur verici bir görev verildi. Genel Başkanıma çok çok teşekkür ediyorum. CHP tabanını, ailesini ve Kılıçdaroğlu'nu mahcup etmeyeceğim. Bütün gücümle önümüzdeki süreçte 12 Eylül Anayasası'yla ilgili mücadele edeceğiz. Daha sonra da CHP'nin iktidar olabilmesi için elimden gelen bütün gayreti sarf edeceğim” açıklaması yaparak hedefini koymuş oldu.
Çünkü konuşmasında hiç Önder Sav’dan bahsetmemişti.
Ankara’da bunlar yaşanırken, aynı günlerde İzmir’de ne oluyordu?
Baykal’ın devrilmesiyle iktidarı ele geçiren Sav grubunun keyfine diyecek yoktu. İzmir milletvekili ve ekip şefi Abdürrezzak Erten Genel Sekreter Yardımcısı olmuş, ekibin üçüncü adamı Mehmet Süne Parti Meclisi’nde yer bulmuştu.
İzmirli CHP’lilerin tepkilerini gören Erten süreci yumuşatma çalışmalarına girişmiş, ekip tanımlamasını yok etmek için elinden geleni yapmaya başlamıştı. Erten bir röportajında, “Şu anda yeni yönetimin gelmesiyle birlikte ben ağırlıklı olarak ekip lafını kullanmamaya özen gösteriyorum. Bana kalırsa ekipçilik olayı bitmiştir, nihayetinde ben genel merkezin üst düzey sorumlusuyum. Olaylara artık şu açıdan bakarım. Ya genel merkezcisinizdir, ya genel merkez karşıtı” diyerek aslında Baykal taraftarlarının genel merkez karşıtı olduklarını dile getirmeye çalışıyordu.
İzmir’de özellikle Konak, Karabağlar, Gaziemir ve Buca’da etkili olan ekip, son darbeyi de vurdu. Kurultay öncesi İzmir il Başkanı seçilen Baykalcı Ekrem Bulgun’un il yönetimini istifa ettirerek yerine Sav grubunun beyaz yüzü Rıfat Nalbantoğlu’nu getirdi.
Rıfat Nalbantoğlu aslında PM üyeliğine seçildiğinde Baykal’ın yanındaydı. İl Başkanı olarak İzmir’e atandığında ana misyonu ekibi İzmir’den temizlemekti.
Ancak ne oldu ise oldu, Nalbantoğlu 180 derece bir dönüş yaparak ekibe katıldı ve il kongresi öncesi ilçe kongrelerinin ekip tarafından kazanılmasında önemli rol oynadı.
Bugünlerde Kılıçdaroğlu yapısına yelken açan Nalbantoğlu’nu İzmirli CHP’liler ilginç sıfatlarla değerlendiriyorlar. Ancak internet bile olsa bu sıfatları burada kullanmam yasal sorunlara neden olabilir.
Sav’ın etkin olduğu kurultaydan İzmir bazında karlı çıkan bir başka yapı daha vardı. Kocaoğlu grubu…
Kocaoğlu, Sav ve Kılıçdaroğlu ile anlaşmış, Alaattin Yüksel, Oğuz Oyan ve Hülya Güven’i PM’ye sokmayı başarmıştı.
Ne de olsa CHP’nin sanal kalesinin belediye başkanıydı Kocaoğlu…
Kocaoğlu Baykal döneminin bir anlamda acısını çıkarıyordu. Baykal’ın liderliğinde İzmir’de siyasi anlamda bir varlık gösteremeyen Kocaoğlu şimdi siyaset liderliğine hazırlanıyordu. Tabii en yakın çalışma arkadaşı Alaattin Yüksel ile birlikte…
İzmir’de Baykal taraftarları tamamen geri çekilmişti…
Bir tarafta genel merkez üzerinden güçlenen ekip, diğer tarafta büyükşehir gücü ile yükselen Alaattin Yüksel.
Hani bir şeyin kötüsü vardır. Ama bu süreç duble kötü bir süreçti.
Baykal’a bağlılığı ile bilinen Buca Belediye Başkanı Ercan Tatı’nın MYK kararı ile ihraç istemiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk edilmesi “cadı avı” tanımlaması ile özetlenebilir.
Baykal ise bazı illerde düğün törenlerine katılıyor, siyasette hala var olduğunun altını çiziyordu.
Bir gün Deniz Baykal arkadaşlarına ilginç bir mesaj gönderdi.
“Önümüzdeki hafta ilginç gelişmeler yaşanabilir.”
Kimse ne olduğunu anlamamıştı.
Kılıçdaroğlu-Sav yapısını bozmak o gün için mümkün görünmüyordu.
Bir hafta sonra mesele anlaşıldı.
Yargıtay Başsavcılığı CHP’nin iki kurultay önce kabul edilen ancak bir türlü yürürlüğe giremeyen yeni tüzüğünün bir an önce uygulanmasını istedi.
Bu açıklama CHP kulislerinde bomba etkisi yaptı.
Bir bölüm hukukçu yeni bir kurultay gerekir talebinde bulunurken başsavcı son noktayı koydu:
“Kurultaya gerek yok, sadece tüzük uygulansın…”
İşte bu gelişmeler Baykal’ı yiyen Sav ile Kılıçdaroğlu yapısının koptuğu süreci beraberinde getirdi.

YARIN: Sav - Kılıçdaroğlu ayrışması

FOTO ŞAKALI NOT:

İZBAN’ın trenleri hala arızalanmaya ve durmaya devam ediyor. Vatandaş da istasyonlarda sersefil… Tren seferleri 15dakikadan yarım saate çıkarıldı. Arkadaşlarımız da Kocaoğlu’nun vatandaşı bekletmemesi için kullanması gereken drezyna adlı aracı yeniden ürettiler… Demiryolu çalışanlarının çok iyi bildiği bu aracın ileri teknoloji iddiasında olan İZBAN tarafından da bilinmesi şart oldu.
Bunu en iyi kullanacak makinist de tabii ki İzmir’i bir yerlere sürükleyen Kocaoğlu’ndan başkanı olmamalıdır.

PAUSE HABER: 16 - 12- 2010

15 Aralık 2010 Çarşamba

CHP'de kurultaya doğru - 1

Herşey 6 Mayıs 2010 Perşembe gece yarısı www.metacafe.com adlı sitede yayınlanan bir video kasedi ile başladı. 7 Mayıs 2010 Cuma sabahı bu kez www.habervaktim.com adlı site “Deniz Baykal’ın seks kaçamağı… İzleyin! Habervaktim, yine Türkiye gündemini sarsacak bir video yayınlıyor. Habervaktim’in ele geçirdiği bomba etkisi yapacak videoda CHP liderinin inanılmaz görüntüleri var… Şok… İzleyin” manşeti ile bu videoyu Türk okuyucularına taşıdı. Ardından tüm internet haber siteleri bu videoyu sayfalarına kopyalamış, Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi gazeteler de internet sayfalarından olayı duyurarak tüm Türkiye’nin kaset olayına kilitlenmesine neden olmuşlardı.
Hikâye aslında çok basitti…
Görüntüler Deniz Baykal ile uzun süre özel kalem müdürlüğünü yapan Nesrin Baytok’un bir odada bulunmalarından ibaretti.
Görüntülerin internet sitelerinde yayınlanması üzerine harekete geçildi.
Bunun bir hukuki bir de siyasi süreci vardı.
Hukuki süreçte Baykal’ın avukatları suç duyurusunda bulundu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı TCK’nın 134. Maddesi’nde düzenlenen “özel hayatın gizliliğini ihlal”, TCK’nın 135. maddesinde yer verilen “kişisel verilerin kaydedilmesi” ve TCK’nın 125/1. ve 2. maddelerinde düzenlenen “hakaret” suçları kapsamında ilk olarak CHP Genel Başkanı Baykal’a ait olduğu iddia edilen görüntülere erişimin engellenmesine karar verdi. Bunun uygulanması için Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nı görevlendirdi.
Videoyu yayınlayan siteler video yayınlarını geri çektiler. Çekmeyen siteler ise kapatıldı. Polis daha sonra görüntüleri haber olarak ilk kez veren www.habervaktim.com adlı merkezine baskın düzenledi. Site sahibi sorgulandı. Görüntülerin yasaklanan video paylaşım sitesi www.youtube.com’dan sonra popülerliği artan başka bir video paylaşım sitesi olan www.metacafe.com’dan “haber niteliği taşıdığı” nedeniyle alıntı yapıldığı söylendi. Metacafe isimli siteye ilişkin kayıt arayan polis yetkilileri, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na başvurdu. Baykal’ın görüntülerini yayınlayan sitenin Kanada Toronto’da merkezli bir adrese sahip olduğu anlaşıldı.
Olayın siyasi süreci ise Türkiye’nin kaderini değiştirecek oranda baş döndürücü bir hızla gelişti.
Deniz Baykal kamuoyuna yaptığı ilk açıklamada, kaseti düzmece olarak değerlendirdi, “Tarih, bu tür şantajlar, düzmece haberlerle dolu. CHP’nin üzerine yıllardır haksız bir şekilde yapıştırılmaya çalışılan kötü, kabul edilemez bir yalanın yıkıldığı süreçte bu şantajın, bu iftiranın yapılması amaçlarını gösteriyor” dedi.
Neydi bu yalan?
Baykal bu yalanı şöyle açıkladı:
"İnançlı yurttaşlarımızla hiçbir kavgamız olmadığı, halkımızın dinine, diline, giyim ve kuşamına müdahale etmediğimizi halkımız gördü. O kesimleri de sahiplenmemiz ve bilhassa son olarak Diyanet İşleri Başkanımızın davetlisi olarak Kutlu Doğum Haftası’na katılışım ve orada yaptığım konuşmanın mütedeyyin insanlarımız tarafından da takdirle karşılanması bu çevreleri ürküttü.”
Baykal’a göre yükselen CHP bazı kesimleri korkutmuş, bu tür bir düzmece kasetle partinin iç işleyişinin karıştırılması hedeflenmişti.
“İstifa edecek misiniz” sorusuna ise verdiği yanıt açıktı:
“Neden? O ahlâksızların istediği de zaten benim istifa etmem değil mi? İstifa edip de onların isteklerini yerine getirmemi bekleyenler varsa boşuna umutlanmasınlar. CHP’nin şu anda tek hedefi var, iktidar olmak. Bu atılan iftiralar da zaten iktidar olacağımız anlaşıldığı içindir.”
Deniz Baykal istifa etmek taraftarı değildi. Hem de kurultaydan kısa süre önce… Partiyi yeniden yapılandırmaya çalışmış, Önder Sav’ın etkisini azaltarak yeni tüzüğün yürürlüğe girmesi için atılması gereken tüm adımları atmıştı.
Kurultay sonrası partide genel başkanın daha da güçlendiği bir sürece girilecekti.
Kamuoyunda çok tartışılan kaset konusu, Baykal’ı CHP Genel Merkezi’nde olaydan üç gün sonra basın toplantısı yapmasına neden oldu. Ve Baykal sürpriz bir şekilde istifa ettiğini açıkladı.
CHP’de yeni bir sürece girilmişti.
Partinin kurucu başkanı belki de ilk defa partinin başında sorunsuz lider olacağı kurultay çalışması öncesi bir kaset olayı yüzünden genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştı. Baykal için zor bir dönemdi. Yıllardır kamuoyunda “hizipçi”, “CHP’den gitmeli” eleştirilerine maruz kalmış, ancak son 1 yıldır AKP hükümetine gösterdiği sert ve dik muhalefeti nedeniyle merkez hatta merkez sağın bile takdirini kazanmıştı. Üstelik partinin oyları sürekli yükselme trendinde idi.
Baykal istifa konuşmasında, “ABD'den, Pensilvanya'dan aldığım üzüntü mesajlarının samimiyetine de inanıyorum. Çok ayıp ama diye başlayanlara da söyleyecek sözüm var” diyerek kamuoyunda yeni bir siyasi tartışmanın başlamasına da zemin hazırlamıştı.
Yoksa Fethullah Gülen AKP ile ilişkisini kesip, CHP’ye doğru mu yakınlaşıyordu?
Baykal’ın istifasına en çok kızan isimlerden biri o dönemin genel sekreteri Önder Sav oldu.
Yıllardır birçok kararı birlikte alan Baykal-Sav ikilisinin arası açılmaya başlamıştı. Sav kendisine sorulmadan alınan istifa kararının ardından çalışmaya başladı. Baykal partinin başında kurultaya girmesi halinde kendisinin ve ekibinin pasifize edileceğinin farkındaydı. Bu bir şanstı Sav için.
Hatta partide kasetin ortaya çıkışından Sav grubunun sorumlu olduğuna dair bazı tespitler de yapılıyordu.
Baykal istifa edince yerine başkanvekili olarak Cevdet Selvi atandı.
Selvi partiyi kurultaya taşıyacak isimdi…
Deniz Baykal’ın istifa metninden, kurultayda geriye dönmek istediği fikrini çıkarmıştı Sav. Kurucu genel başkanın geriye dönüşüne karşı idi. Bu nedenle bir gün sonra TBMM Parti Grubu’nda yaptığı konuşmada Baykal’ın geriye dönüşüne kesinlikle karşı olduğunu net biçimde ifade etmişti genel sekreter.
Bir tarafta kaset skandalı ile kenara çekilmek zorunda kalan genel başkan, diğer tarafta tasfiye olacak iken aniden güç toplayan genel sekreter.
Baykal taraftarları örgüte de güvenerek “Geriye dön” mitingi toplamaya başlamışlardı. Amaç başta kurultay delegasyonu olmak üzere örgütün Deniz Baykal’ın arkasında olduğunu kamuoyuna göstermekti.
Ama karşılarına yine Önder Sav çıktı. Sav aba altından sopa göstererek bu mitingin düzenlenmesini engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı.
Baykal ile Sav bir daha bir araya gelmemek üzere ayrılıyorlardı.
Ya İzmir’de ne oluyordu?
Sav’ın bir numaralı ismi Abdürrezzak Erten’in kurultay öncesi Baykal ile sorunlar yaşıyordu. Özel hayatı çerçevesinde yaşadıkları Baykal’ın kulağına gitmişti. Üstelik İzmir’deki örgütü hallaç pamuğu gibi attığı için kırsal bölgeden ciddi tepki topluyordu.
Herkes Abdürrezzak Erten’in suyunun ısındığından emindi.
Ancak Baykal’ın gidişine neden olan kaset ortaya çıkınca işler değişti.
Erten kurultayda olacakları beklemeye başladı. Daha doğrusu Önder Abisi’nin oynayacağı rol çerçevesinde partide yeniden güçlenmenin yolunu bekliyordu.
Sav örgüsünü örmeye başlamıştı.
İlk hedef Kılıçdaroğlu’nu kendisine çekmekti.
İl başkanları toplantısından önce Kılıçdaroğlu’nun adaylığını açıklattırarak Baykal’a çok önemli bir gol attı.
Kamuoyunda yansıma bulan Kılıçdaroğlu isminin genel başkan adayı olarak açıklanması, üstelik bu adayın Sav’ın adayı olarak lanse ettirilmesi Baykal’ın geriye dönüş planını suya düşürdü.
Adaylık açıklamasından sonra Ankara’ya gelen il başkanlarının büyük bölümü Kılıçdaroğlu demiş, Sav istediği sonuca ulaşmıştı.

YARIN: Sav’ın taktikleri

NOT: Büyükşehir Belediyesi’nin Bornova’daki buz pistinin bulunduğu arazinin sahiplerine 82 milyon lira ödeyecek olması üzerine şunu söylemem gerekmiyor mu? “Lütfen bir işi de doğru yapın…” Dikkati çeken diğer konu da nedense arazi sahiplerinin avukatının belediyenin bu tür sorunlar yaşadığı davalarda karşı tarafı savunması ve hep kazanması…

PAUSE HABER: 15 - 12 - 2010

2 Aralık 2009 Çarşamba

Batıda bölünme fikri

Herkes İzmir’de DTP konvoyu üzerine yazdı, çizdi... Haklı oldukları noktalar var, haksız oldukları da... Ancak son iki yıldır Ayvalık, Dikili, Çanakkale’de yaşananlara baktığımızda, Kürt açılımı çalışmalarını da yıllarca yaşananların üzerine oturtmaya çalıştığımızda şu gerçek maalesef ortaya çıkıyor:
Bölünme fikrine batı sıcak bakmaya başladı.
İşte tehlike burada... AKP, ülkenin kanayan yarasına neşter vurup çok detaylı bir operasyon yapmak yerine satır ile ameliyat yapmaya çalışıyor. Kürt açılımının süreç içerisinde kamuoyunda yüzde 20 oranında destek kaybetmesi, iktidarın önemli isimlerinin kafalarındaki soru işaretlerini net olarak ortaya koymaya başlamaları, iktidara yakın kalemlerin bazılarının şüpheci yaklaşımları, sorunun ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. Zaten de öyle değil miydi?Tıpkı İsviçre’deki gibi referanduma meraklı olan ve bunu demokrasi olarak algılayan AKP batı bölgesinin genelini kapsayan bir referanduma gitse, ortaya çıkacak sonuçlardan kendisi de ürkecektir.
Genelde iktidara soğuk davranan, AKP’nin attığı adımları, laik Türkiye’ye vurulan darbe olarak algılayan Türkiye’nin batısı, böyle bir referandumda Kürt ayrılıkçılığı ile irtica sorununu üst üste koyarak, hiç umulmadık bir yanıt verebilir.
Ben İzmir’deki Anadolu birliklerinden bu konu üzerine doyurucu bir açıklama bekliyordum açıkçası. Aday belirlenmesi sürecinde “Şu kadar üyemiz var, şu kadar etkiliyiz” diyen hemşeri dernekleri bu konuya nasıl bakıyorlar? Batı’da yaşayan Kürtler sorunu nasıl algılıyor? “Biz, kız aldık, kız verdik, burada yatırımlarımız var, çocuklarımız burada doğdu” şeklindeki pop kültürü açıklamasından ziyade, Kürtlük tanımlamasına bakış açıları, açılım politikaları konusunda düşündükleri, bundan sonra çizilecek yol haritasında etkili olacaktır.
Tayyip Erdoğan ABD gezisinde bu konuları Obama ile konuştuktan sonra topluma yeni modeller sunacak mı?
Avrupa Birliği’nin Türkiye için ortaya koyacağı ilerleme raporu da, önümüzdeki yılın siyasi gelişimine damga vuracak. İzmir için de çok önemli bu rapor. En büyük sorun Kıbrıs üzerine yaşanıyor. AB’nin Kıbrıs konusunda atacağı olumsuz adımların en çok Türk-Yunan ilişkilerine zarar vereceği açık...
Zaten KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın Ankara ziyareti, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Atina’da Papandreu ile görüşmesi, İsviçre’deki minare yasağına karşı başlayan güçlü tepki, ABD’nin Türkiye’nin ilerleme raporuna yönelik Almanya ve Fransa ile girdiği diyalog, bu yılki raporun önemini net biçimde ortaya koyuyor.Eğer bir yol kazası olur ise bu kazanın zaten krizde olan Türkiye ekonomisine vereceği zararı da hatırlatmak gerekiyor.

NOT 1: Selim Amato’nun Menderes’te daha önce büyükşehir tarafından reddedilen sağlık yatırımı alanında yeniden inceleme yapılmış. En azından birileri “Nerede hata yaptık” diyor ise, bunu olumlu bir gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor.

NOT 2: Metro konusunda toplumun açıkça bilgilendirilmesi gerekiyor. Kim nerede hata yaptı, bundan böyle süreç nasıl işleyecek? Tünele zamanında müdahale edilememesi, yağan aşırı yağmurlar, metroda yeni bir tehlikeyi gündeme getiriyor mu?

NOT 3: Erdal İzgi’nin Rıfat Nalbantoğlu ile ilgili köşe yazısını okuduktan sonra, CHP İzmir İl Başkanı’nın bir karar arefesinde olduğu sonucunu çıkardım. Nalbantoğlu’na şiddetle bir genel merkez turu öneririm. Deniz Baykal ve Önder Sav’a kendisinin ne olacağını açıkça sormalı... Alacağı yanıtları da çekiştirmeden CHP İzmir kamuoyu ile paylaşmalı.
 
YENİGÜN 02 - 12 - 2009

16 Nisan 2007 Pazartesi

Anıtkabir yürüyüşü ve CHP

Tandoğan Meydanı’ndayız… 1 milyona yakın insan ile beraber. Bakmayın bazı televizyon ve gazetelerde bu rakamın değiştirildiğine. Öyle bir kalabalık vardı ki, kimse beklemiyordu bu sayıyı, organizasyon komitesi bile… Yaşlısı, genci, erkeği, kadını, çocuğu, bebeği…
Siyasi mitingden çok, ortak bir paydada bir buluşmaydı bu yürüyüş.
Neydi bu ortak payda?
AKP’ye karşı olmak…
1 milyon insandan bahsediyoruz, Türkiye’nin dört bir yanından gelen…
Nasıl oldu da bu kadar insan toplanabildi? Organizasyon Komitesi bu kadar insana nasıl ulaşabildi?
Perde arkasına baktığımızda bu organizasyonda CHP’nin önemli bir rol üstlendiğine şahit oluyorsunuz. Üstelik kendini öne çıkarmadan…
İzmir’den toplam 500 otobüs gelmişti Ankara’ya… Bunun 275’i CHP, diğerleri de ADD ve bazı sivil toplum örgütleri tarafından organize edilmişti.
CHP Genel Merkezi’nde bazı il başkanları ile karşılaştık. Herkes kendi ilinden gelen otobüs sayısını ortaya koyarken CHP’nin kaç otobüs ile alana geldiğini belirtiyor, yürüyüşün olağanüstü olduğunu vurguluyordu.
Geceden yola çıkmıştı çoğu… Sabah erken saatlerde Ankara’ya varmış, doğruca miting alanına geçmişlerdi. 8 saat ayakta beklemişler, Tandoğan’dan Anıt Kabire’e kadar yürümüşlerdi.
CHP Genel Merkezi’nin kapıları Türkiye’nin dört bir yanından gelen CHP örgütlerine ardına kadar açıktı. CHP Genel Sekreteri Önder Sav il örgütleriyle yakından ilgilendi, hepsi ile tek tek görüştü.
Onun da yüzünde büyük bir mutluluk vardı.
Hem CHP’nin böyle bir kalabağın toplanmasında oynadığı aktif rolün başarısı, hem de partililerin bu konudaki duyarlılığı Önder Sav’ı çok memnun etmişti.
İzmir görkemli bir katılım gerçekleştirmişti. Ancak eksik olanlar gözden kaçmadı…
CHP İzmir İl Başkanı Selçuk Ayhan, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Bornova Belediye Başkanı Sırrı Aydoğan, Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya, Çiğli Belediye Başkanı Ensari Bulut, Güzelbahçe Belediye Başkanı Ertan Avkıran, CHP Karşıyaka İlçe Başkanı Ertam Özen, Konak İlçe Başkanı Tayfun Emre, bazı belediye meclis üyeleri ve il genel meclisi üyeleri …
Neden gelmedikleri, yürüyüşe neden katılmadıkları sadece kendilerini ilgilendirir tabii ki… Televizyondan izledikten sonra böyle bir yürüyüşte bulunmamanın dayanılmaz ağırlığı üzerlerine çökmüştür muhtemelen...
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da törene katılmaktan çok memnundu. Yürüyüş sonrası Tandoğan’daki otelden parti otobüsüne ilerlerken çevredekilerin yoğun ilgisi de memnun etmişti Baykal’ı…

NOT 1 : Ankara’daki bir yemekte verilen mesajlar tarafımca itina ile saklanmaktadır.

NOT 2 : Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası başlayacak genel seçim çalışmaları hayli hareketli geçecek. CHP’deki aday adayı bolluğu bunu gösteriyor.

NOT 3 : Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur ve Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ hem alandaydılar, hem de genel merkez ile ilişkilerini en üst düzeye çıkardılar.

NOT 4 : Metropol ilçe başkanlarının yaptıkları başarılı organizasyonlar genel merkez tarafından takdir ediliyor.

http://www.suleymangencel.com/ 16 - 04 - 2007

13 Aralık 2006 Çarşamba

Devletin zirvesi 23 Aralık’ta Menemen’de

23 Aralık’ta Menemen’de yapılacak Kubilay’ı anma törenlerine bu yıl Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt katılacak. 2007 yılının Türkiye açısından hayli zor geçeceği bugünden belli. Dünden itibaren Avrupa Birliği ve Kıbrıs konularında başlayan siyasi atışma, Genelkurmay’ın kendilerine limanların açılmasına yönelik hükümetin attığı adımda kendilerine bilgi verilmediğine yönelik açıklaması, Ahmet Necdet Sezer’in yine aynı konudaki çıkışı, Tayip Erdoğan’ın bu açıklamalara verdiği, muhalefet liderlerinin dünkü grup toplantılarındaki konuşmaları… Hepsi birbirinden sert hepsi yaklaşan büyük mücadelenin ön adımları gibi…
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt uzun süredir izledikleri tavrı daha da netleştirmek 2007’deki seçimler öncesi topluma önemli bir mesaj vermek için Menemen’de düzenlenecek Kubilay törenlerine katılacaklar.
Geçtiğimiz yıllarda da irticaya karşı bir simge konumuna dönüşen Kubilay etkinlikleri bu yıl Türkiye’nin hatta dünyanın gündemine oturacak gibi görünüyor.
Törene CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da katılacak. Baykal daha önce hazırlanan program gereği 23 Aralık’ta İzmir’de olacak ve ESİAD’ın düzenlediği yemekte bir konuşma yapacaktı. Baykal bu programını sürdürecek ancak sabah yapılacak Menemen’deki Kubilay’ı anma törenlerine de cumhurbaşkanı ve genelkurmay başkanı ile birlikte katılacak.
Deniz Baykal’ın Menemen’e gelişi ile parti içindeki bir başka sorun yeniden ortaya çıkacak. Menemen Belediye Başkanı Tahir Şahin’in durumu.
Ancak bu kadar önemli bir törende bu tartışmanın çok öne çıkacağını sanmıyorum. Tahir Şahin de bu konu üzerinde durmuyor. Kubilay’ı anma törenlerine CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı davet ettiklerini söyleyen Şahin, bu törenlerin bu yıl ayrı bir noktada değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, parti içi sorunların törene yansıtılmayacağını net biçimde ifade ediyor.
Ahmet Necdet Sezer, Yaşar Büyükanıt ve Deniz Baykal’ın diğer muhalefet liderleriyle 23 Aralık’ta Menemen’de bir araya gelişleri Kurban bayramı ve yılbaşı sonrası siyaset sahnesinin ne kadar hareketli olacağının önemli göstergelerinden biri.
Bakalım devletin olacağı bu zirvede AKP ne oranda temsil edilecek. Başbakan Tayip Erdoğan ve hükümetin Menemen etkinliklerine karşı alacakları tavır, AKP’nin de 2007 siyasi tavrını biraz daha netleştirecek.
Laiklik, AB tartışmaları, güneydoğu sorunu ve Kıbrıs, Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi ile kasım ayında yapılacak genel seçimlerin en önemli tartışmalarına neden olacak konuları.
Tabii bunlara Türkiye’nin ekonomik durumu, toplumun yoksullaşması ve Ermenistan gibi başka konular da eklenecek ve ülke 2007 yılını gerçekten çok zor geçirecek.
Bunun sinyalleri gelmeye başladı. Umarım 2007 yılında gerçekleşecek bu tartışmalar, Türkiye’nin gerçekten önünü açar ve ülke 2008 yılına çok daha sağlam adımlarla basar.
Bakalım, “Universiade’ta birlikte calıştığımız ve çok başarılı olduğumuz hükümet ile EXPO’da da birlikte çalışacağız. Bizim başka kimseye ihtiyacımız yok diyen” İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu Menemen törenlerinde ne yapacak?
Menemen’e katılır da önümüzdeki günlerin siyasi vizyonunun ne olacağı konusunda biraz bilgilenir.
Aynı tespit İzmir İl Genel Meclisi CHP Grubu ile de ilgili…
Yıl 2007… Kendinize çeki düzen verin. Yoksa size çeki düzen verebilirler…

http://www.suleymangencel.com/ 13 - 12 - 2006

20 Kasım 2006 Pazartesi

VİP'te doğan milletvekili

Geçen hafta yapılan uluslararası bir toplantıya İzmir milletvekillerinin büyük bölümü davet edildi. Bir kısmı mazeret göstererek katılmadı.Ancak aralarından birinin organizasyonu düzenleyen ekibe ilettiği istek çok ilginçti. Milletvekili, Ankara-İzmir seferini özel bir havayolu şirketi ile yapacağı için HAVAŞ’ın VİP hizmetlerinden yararlanamayacağını, kendisinin bir milletvekili olarak uçağa VİP kapısından binmediği taktirde bu toplantıya katılamayacağını, bunun için gerekli şartların yerine getirilmesi gerektiğini belirtti. Organizasyon komitesi bu çok önemli sorunu toplantıyı düzenleyen başkana bildirdi. Başkanın yanıtı başlıkta yazılanın aynıydı.
“Kendisi VİP’te mi doğmuş?”
İzmir’in bir ilçesinden başlayan ortalama bir yaşam biçiminin, “VİP olmazsa olmaz“ şekline dönüşmesi gerçekten çok ilginç.
Önümüzde seçimler var. Havaalanında VİP dışında bir başka çıkış kullanmayan vekilimizin, kendi genel başkanının dirsek göstermesi halinde genel seçim sonrası yaşadığı eski kente döneceğini ve VİP yaşamını sadece anılarında yaşayacağını bilmesi gerekiyor sanırım.
Üstelik yeniden adaylığının bıçak sırtında olduğu genel merkeze karşı yürüttüğü kampanya nedeniyle genel başkanın gözünden düştüğü şu sıralar, “VİP’ten başka başkan tanımam” tavrı ile nereye ulaşmak istediği de çok anlaşılmıyor milletvekililinin…
Son dönemlerde gerek Ankara’da gerek İzmir’de fazla görünmemesi de bu yüzden olmalı sanırım. Meclis’te Genel Kurul’a da fazla itibar etmeyen vekilimiz aslında VİP’te yaşıyormuş da kamuoyunun bundan haberi yokmuş.
Kendisini merak eden arkadaşlarının veya partililerin milletvekiline ulaşmaları için çaba göstermelerine gerek yok. Ankara’da Esenboğa Havaalanı VİP salonunda kendisini bulabilirler. Sayın milletvekilimizin uluslararası toplantıda nasıl bir performans gösterdiğini de önümüzdeki günlerde bu sitede tartışırız.
Aslında tartışılması gereken diğer nokta, milletvekilinin katıldığı uluslararası toplantının ne kadar başarılı geçtiği üzerine olmalı. Zira bize gelen bilgi karşı tarafın çok da etkili bir şekilde toplantıya katılmadığı yönünde.
Bu tür uluslararası toplantıların mutlaka siyasi arka planları vardır. Dolayısıyla siyasi iradenin desteği alınmadan bu tarz toplantıların başarıya ulaşması mümkün değildir. Sadece medyada bir iki gün haber olunur, ancak devamı gelmez. Tabii kurumun bu toplantılar için harcadığı bütçe ise kurumun meclisini bağlar.

http://www.suleymangencel.com/ 20 - 11 - 2006

1 Mayıs 2002 Çarşamba

Erken seçim erkene alınacak

Türkiye erken seçime hazırlıklı olmalı. Hem de Kasım'a kadar... Herkes önümüzdeki yıl Nisan ayını bekliyor. Ancak bugün yaşananlar ve yapılan açıklamalar, koalisyondaki çatlağın bir yarık haline geldiğini ve hükümetteki partilerin bu yükü taşıyamayacağını gösteriyor. Tek tek bakalım.
1 - Af yasası konusunda hükümet ortakları arasında derin görüş ayrılıkları var. Rahşan Ecevit'in başımıza açtığı bu sorun giderek büyüyor. Erkan Mumcu dün Armutlu'da yaptığı açıklamada "Af konusunda Türk halkından özür" diledi. Bülent Akarcalı'nın da bu yöndeki açıklamasını unutmamak gerekiyor. Ancak Hükümet Sözcüsü Yılmaz Karakoyunlu, "Koalisyonun selameti için af yasasını aynen iade edileceğini" söyledi.
2 - RTÜK Yasası'nın Cumhurbaşkanı'nın Meclis'e göndermesinin ardından tartışmalar şiddetlendi. TBMM Başkanı MHP milletvekili Ömer İzgi, bugün TBMM Genel Kurulu'nda ele alınması beklenen Radyo ve Televizyon Yasası'nda değişiklik yapılması için bazı görüşmeler yürüttüğünü açıkladı. ANAP lideri Mesut Yılmaz da yasada değişiklik yapılmasına sıcak bakıyor. DSP'liler ise soğuk...
3 - İdam cezası ve Kopenhag kriterleri üzerine koalisyon ortakları arasında süregelen tartışmalar bitmek bilmiyor. Kasım ayında AB'ye tam üyelik için müzakere sürecinin başlangıcı kararı alınacak. Dolayısıyla Kasım'a kadar koalisyon üyeleri arasında bu konu üzerine tartışmalar giderek alevlenecek
4 - Demokratik Sol Parti ( DSP ) Milletvekili İsmail Aydınlı'nın dün yaşamını yitirmesi nedeniyle DSP'nin meclisteki sandalye sayısı 127'ye düşerek iktidar ortağı MHP ile eşitlendi. MHP, bir süredir "İktidara hazırız" mesajları veriyordu. DYP ya da ANAP'tan bir milletvekili transfer etmesi halinde parlamentonun en büyük partisi olacaklar ve doğal olarak başbakanlığın MHP'ye geçmesini isteyecekler. Buyrun size bir başka tartışma noktası.
Tüm bu olasılıklar dikkate alındığında erken seçim çok yakın gibi. Üstelik muhalefetin giderek sertleşen tutumu, makro ekonomik dengelerin hala istenilen noktaya ulaşmaması, Kıbrıs konusunun çok yakında devreye girecek olması da bu süreci hızlandıracak gibi...
Siyasi partiler yaklaşan erken seçimi farkettiler. Nerede olduklarını görmek, fitili ateşlemek, kamuoyuna güçlerini göstermek için Armutlu'yu mesken tuttular. 

HABER EKSPRES 01 - 05 - 2002

22 Mart 2002 Cuma

Tek başlarına direndiler

Tezkere konusunda direnen tek kurum oldu CHP...
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, tezkerenin oylanmasından önce, şöyle konuştu:
"Türkiye'nin Irak'a yapılacak bir operasyon için hava sahasının kullanılmasına izin vermesi, 'transit geçiş' olarak nitelendirilemez. Türkiye, bu kararla hava sahasını Irak'a tecavüz için izin vermektedir. Bu tezkerenin kabulü, savaş ilanıdır. Bugün hepimiz, insanlık için ağlıyoruz."
Türkiye avantajlarını kaybetti, tezkereyi kabul ederek.
1- Avrupa Birliği'nin, Fransa-Almanya bloğuna yakınlaşabilirdi.
2- Dünyaya lejyoner ülke olmadığını, para karşılığı savaşmadığını gösterebilirdi.
3- Demokrasinin giderek yerleştiğini, Meclis'in halkın düşünceleri doğrultusunda hareket ettiğini kanıtlayabilirdi.
4- ABD'nin Ortadoğu'daki jandarması olmadığını, ortaya koyabilirdi.
5- Arap ülkeleriyle yakın diyaloğa geçebilirdi.
6- Tüm dünyada savaş karşıtı gösterilere katılan herkesin, sempatisini kazanabilirdi.
Ama yapmadı. Klasik Türkiye tavrını sürdürdü ve ABD'ye teslim oldu.
Üstelik bunu yaparken, bu kez para bile alamadı.
Bundan sonra ne olacak.
ABD Irak'a yerleşecek. Ardından İran ile uğraşacak, sonra sıra Suriye'ye gelecek. Bölgedeki diğer ülkelerin siyasi sistemlerini, kendine göre dizayn edecek. Hatta, İsrail'de yeni bir yapılanmaya gidecek.
Bakalım o zaman Türkiye ne yapacak?
Belki oklar bir dönem sonra kendisine dönecek.
Çok karşı çıktığı bağımsız Kürdistan, ABD tarafından kurulurken, Ankara hangi parametrelerle Amerika'nın karşısına çıkacak.
6 milyar dolar için Türkiye toplumunun geleceğini satışa çıkaranlar, gün gelecek hesap vereceklerdir.
Çok zor bir döneme giriyoruz. Ve bundan sonra Amerikan mandasını kabul etmiş bir ülke olarak, yaşamaya mahkumuz.
Bu nedenle, CHP'nin aldığı tavrı, sonuna kadar destekliyor ve tüm baskılara karşılık, dim dik ayakta durmalarını kutluyorum.
Birçok konuda eleştirdiğim CHP'nin, ülkenin geleceğini görüp, doğru oy kullanmaları, insan haklarının barışın yanında birçok Türkiye vatandaşının olduğunu gösterdi.
CHP'yi bundan sonra da, aynı tutarlı tutum içinde görmek dileğiyle.

HABER EKSPRES 22 - 03 - 2002

1 Aralık 1999 Çarşamba

Bir paşa önümüzü açacak!

Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin halk tarafından yapılması, Türkiye'nin yarı başkanlık sistemine dönüşmesi gibi tartışmalar yavaş yavaş gündeme otururken, önceki gece ilginç bir isim cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı... Çevik Bir...
1995'ten itibaren Genelkurmay İkinci Başkanlığı ve Birinci Ordu Komutanlığı'nda bulunan ve bir dönem geleceğin Genelkurmay Başkanı olarak anılan Çevik Bir özellikle Batı Çalışma Grubu tartışmaları, 28 Şubat kararlarından sonra Genelkurmay başkanı olmadan sessiz sedasız emekliye ayrılmıştı.
Asker olduğu dönemde de politika ile "yakın" ilişkisi olan Bir Paşa, nedense politikayı hep en üst-düzeyden yapmak istiyor.
Bu kez de gözü yine Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst noktasında, cumhurbaşkanlığı koltuğunda...
Ancak bu kez işi zor... Bir Paşa yeşil elbise yerine gri takım elbise giyiyor. Bu da kendisini olası diğer adaylarla aynı seviyeye getiriyor.
Üstelik karşısına çıkacak adaylar arasında yıllarca politika yapmış, politikanın bütün inceliklerini bilenler var. Bunların başında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geliyor.
Ancak Bir Paşa çok iddialı... Bunu CNN Türk'te yaptığı açıklamalarda dile getiriyor ve şöyle diyor:
"Bugüne kadar katıldığım her toplantıda bana destek olanları izledim. Tümünün bana güvendiğini gördüm. Onların desteği ile bu işin altından kalkarım..."
Paşa, "Türkiye için nasıl bir cumhurbaşkanı olursunuz?" sorusuna, "Türkiye'nin önünü açacak bir cumhurbaşkanı" yanıtını veriyor...
İlginç, Çevik Bir, 20 dakikalık konuşmasında yaklaşık 70 kez "Türkiye'nin önünü açacağım" dedi! Ancak "önümüzü nasıl açacağı" konusunda bilgi vermekten kaçındı.
Aktif askerlik döneminde politika ile "yakından" ilgilenen, emekli olduktan sonra politikaya gireceğini açıklayan Çevik Bir'in "önümüzü açmaya" yönelik eylemlerini gerçekten merak ediyorum.
Bunun nedenle biran önce kendisine destek veren gruplarla tartışıp fikirlerini açık ve net bir şekilde ortaya koyması, Türkiye'yi "muhassır medeniyetler seviyesi"ne ulaştırırken kullanacağı araçları tesbit etmesi gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri ilginç polemikleri de beraberinde getireceğe benziyor. Özellikle gazetecilerin kullanılacakları malzemeler de artıyor!

YENİ ASIR 01 - 12 - 1999

14 Ağustos 1999 Cumartesi

Siyasallaşan Öcalan

Abdullah Öcalan'ın PKK militanlarına yönelik "1 Eylül'den sonra silahlı mücadeleyi bırakın ve sınırları terkedin" sözleri Türkiye'de yeni bir tartışma başlatacak. Herkes kendi düşünce sistematiği içinde bu sözleri yorumlamaya çalışacak.
Bana göre Öcalan'ın sözleri iki açıdan ilginç. İlki Öcalan'ın "silahlı mücadeleyi bırakın" çağrısı ile "sınırları terkedin" çağrısı arasındaki fark... Öcalan neden özellikle "sınırları terkedin" diyor.
Bunun iki nedeni var. Birincisi Türkiye'de bir türlü çıkmayan pişmanlık ve af yasaları. Öcalan bir örgüt lideri olarak militanlarına bir anlamda "Yurtdışında bekleyin. Türkiye'de olacakları görelim" talimatı veriyor.
İkincisi Öcalan'ın örgüte hakim olma isteği. Türkiye'de kalan militanların yaşam koşullarından emin olamayacağı için "Yurtdışında yaşayın" talimatında bulunuyor. Bu çerçevede hem örgütün dağılmasını engelleyecek, hem de örgüt üyelerine "onların yaşam hakkını korumak" istediği mesajını verecek.
Türk halkı aslında aylardır "Bu iş bitti, Öcalan sorunu ortadan kalktı" diyordu. Ama mesele hiç de öyle değil.
Öcalan bir açıklama yaptı, ülkede herkes bu açıklamayı ve getireceği sonuçları tartışmaya başladı. Bir anlamda yeniden gündeme oturdu Öcalan. Bu da Öcalan ve PKK konusunun aslında "Asalım da, bitirelim" gibi basit mantığa dayanmadığını gösteriyor.
Öcalan Avrupa'da olduğu sıralarda Türkiye'de bir tartışma başlamıştı. "Öcalan, PKK'yı siyasallaştırmak istiyor. Terör örgütü ünvanından kurtarıp, sorunu başka platformlara taşımak istiyor" deniliyordu.
Peki bugün gelinen nokta ne? İmralı'daki mahkeme, avukatlar kanalı ile yapılan açıklamalar, Öcalan ve PKK sorununun aslında Türkiye'nin merkezinde siyasallaştığını gösteriyor.
Öcalan'ın idamı sonunda siyasi bir karar. Bu karar konusunda tüm parti liderleri gerekli açıklamaları yaptı ve yapmayı sürdürüyorlar. Devletin en başındaki adam, Süleyman Demirel de üç gün önce yaptığı açıklamada, idam konusunu "zor bir karar" olarak nitelendirdi...
Politikacılar, bilim adamları, hukukçular, gazeteciler ve sokaktaki insanlar bu dava üzerine bu kadar çok konuşuyorsa, Öcalan olayının istenmese de siyasallaştığını gösteriyor...
Sonuçta ne olacak?
Gelecek üzerine tahmin yapmak zor. Ama asıl zor olan Meclis'in ve Demirel'in alacağı karar... Çünkü bu karar Türkiye'nin geleceğini de belirleyecek.

YENİ ASIR 04 - 08 - 1999

6 Ağustos 1999 Cuma

Şansı kullanmak

Abdullah Öcalan'ın üç gün önce yaptığı barış çağrısı dün PKK tarafından kabul edildi. Öcalan'ın yaptığı çağrının ardından, Türk basınında birçok kalem Apo'nun PKK içinde etkisini yitirdiği, hatta örgütün Öcalan'ın idamını istediği yönünde yorumlar yapmışlardı. Devletin yetkilileri de Öcalan'ın barış çağrısını, "Biz bu işin sonuna geldik. Eninde sonunda PKK'yı bitireceğiz. Bu şekilde yapılan çağrılar bizi bağlamaz" şeklinde değerlendirmişlerdi.
Ancak PKK'nın dün yabancı ajanslara yaptığı ve Öcalan'ı desteklediğini belirttiği açıklama durumun Türkiye'nin düşündüğünden biraz farklı olduğunu ortaya koyuyor.
Bu farklılıkların başında Öcalan'ın hala PKK'da etkili olduğu geliyor. Apo'nun yakalanmasından sonra herkes "Örgüt içinde liderlik mücadelesi başlayacak. Bu nedenle PKK dağılacak" diye düşünüyordu. Ancak Öcalan'ın bu örgütün kurucusu olduğu hep gözden kaçırıldı. Apo ne kadar gücünü kaybetse de PKK'nın hala lideri ve PKK, O'nun açıklamaları yönünde hareket ediyor.
İkinci önemli nokta, barış çağrısının içeriği ve PKK'nın bu çağrıya verdiği destek. Öcalan ve PKK uzun süredir "terör örgütü" tanımlamasından kurtulup Kürt sorununu siyasi mücadeleye çekmeyi amaçlıyordu. Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye getirilmesi ile bu yol, hem de Öcalan'ın beklemediği kadar önemli bir yerde Türkiye'de açıldı.
Öcalan mahkemede konuşuyor, avukatları kanalıyla Türklere, Kürtlere ve Batı dünyasına siyasi mesajlar veriyor, Türk siyasi çevreleri idam konusunu tartışıyor, devletin en üst düzeyindeki adam, "Öcalan'ın barış çağrısı gayet karmaşık bir iş" diyor. Siyasi partilerin bir bölümü idamı destekliyor, bir bölümü ise hem idama karşı, hem de yapılan barış çağrısının dikkate alınmasını istiyor.
İşte size siyasallaşma... Hem de Türkiye'nin göbeğinde...
Bunun Türkiye açısından zararı ne?
Bana göre yok. Öyle veya böyle, Türkiye'nin, geleceği için, ekonominin toparlanması için, demokrasiyi oluşturmak için, toplumsal barışı sağlamak için, her iki tarafın da görüşlerini ortaya koyacağı bir tartışma alanına ihtiyacı vardı.
Bu şansı şimdi yakaladık. Ama önemli olan olanları iyi tartıp, bu şansı doğru kullanmak.

YENİ ASIR 06 - 08 - 1999

16 Nisan 1999 Cuma

Suçlu biziz

Saat gecenin 12'si... Tavernanın birinde alkol sınırını zorlayan 45 kişi ciğerlerini patlatırcasına 10. yıl marşı söylüyor. Aynı saatlerde bir diskoda yaşları 18 ile 25 arası olan gençler yine 10. yıl marşı eşliğinde dansediyor. Okul yemeklerinde, düğün törenlerinde, işadamlarının veya kamu kuruluşlarının gecelerinde de 10. yıl marşı istek parça olarak çalınıyor.
Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarını gerçekleştiren Türkiye bugünlerde 10. yıl marşını yeniden keşfetti. Üstelik elinde daha yeni olan 50. yıl marşı olmasına rağmen...
Geçmişe öykünme sorunu yaşanıyor ülkemizde. Yaşadıkları sorunlardan bunalan, bu sorunlara çare üretmesi gereken siyasi mekanizmaların yetersizliğinden yakınan insanlar 1930'ları özlüyor.
Tüm ülkenin birlik içinde hareket ettiği, Batılı stardartları yakalamak için yarıştıkları, umut vaadeden bir lidere canları pahasına destek çıktıkları 1930'ları yeniden yaşamak istiyor insanlar...
Kürt-Türk çekişmesinin yaşanmadığı, irticanın gelişmediği, enflasyon kelimesinin anlamanın bilinmediği, Batı'nın saygı duyduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni özlüyorlar. Türkiye'nin "asr-ı saadeti" denilen Atatürk dönemine bir öykünme bugünlerde yaşanan.
Yaşanan umutsuzluğun, çıkış noktası bulamamanın sonuçları yansıyor meyhane köşelerine, düğün törenlerine...
Suçluyorlar... Batılı devletleri, komşularımızı, ekonomik sistemi, siyasi yapıyı, kısacası herşeyi suçluyorlar.
Kendilerini asla... Kendi tarihi hakkında objektif bilgi sahibi olmadıkları konusunda suçlamadı kendini Türk halkı. Ya da Osmanlı mozayiğinden ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal kimliği konusundaki bilgisizliğini.
1940'larda büyük bir darbe geçiren Batı'nın toparlanma süreci içinde gerçekleştirdiği reformları öğrenme konusunda hiç gayret sarfetmedi... 10 yılda bir yaşanan askeri darbelerin nedenlerini düşünmedi. Alkış tutmak dışında... En büyük erdem olarak saydı devletine güvenmeyi. Yapılan hataları eleştirme gereği bile hissetmedi.
Gerçek demokrasinin yapı taşları sivil toplum örgütlerine "devlet karşıtları" damgası vurdu hiç düşünmeden.
1980'lerden sonra iyice su üstüne çıkan "köşe dönmeci" mantığı kolay benimsedi; bir dostunu, arkadaşını dibe itmeyi bile göze alarak... Hukuka saygıyı unuttu. Kıyıları istila etti, eski eserlerin yerine apartmanlar dikilmesine izin verdi, kamu arazileri üzerine gecekondular oturtup kaçak binalara tapu veren politikacılara oy yağdırdı. Her eleştiriyi kendisine bir saldırı olarak nitelendirdi. Kabuğuna çekilmeyi bir savunma sistemi saydı. Şimdi dibe çöküldü...
Ancak bu şansı da iyi değerlendirmiyor, geçmişe öykünerek bir kaçış alanı daha yaratıyoruz kendimize...
Birbiri ardına gelen sorunlar karşısında geçen 75 yılı ve kendimizi tahlil etmek yerine kaçmayı yeğliyoruz. Ya da kurtuluşumuzu sağlayacak bir lideri beklemeyi... Ama unutmayalım yıl 2000... Toplumları kurtaranlar artık liderler değil toplumların kendileri...

YENİ ASIR 06 - 04 - 1999

14 Nisan 1999 Çarşamba

En Atatürkçüler

Siz yaşamınız boyunca en liberal, en kapitalist, en milliyetçi, en sosyal demokrat ya da en Marksist ünvanı alan şahıs veya kurumlarla hiç karşılaştınız mı? Hindistan'da "en Gandici" ünvanı ile haber yazan bir gazeteciye rastladınız mı? Ya da "en Olof Palmeci" bir İsveçli turist ile İzmir'de karşı karşıya geldiniz mi? Amerika'da "en Roosveltçi" yarışması yapıldığı konusunda bir bilginiz var mı?
Bir İngiliz'e "Ülkenizdeki en Churchillci sanatçı kimdir?" sorusu sorarsanız, zavallı adam yavaşça cep telefonuna uzanır, en yakın akıl hastanesini arar, kısık bir sesle, "Burada acayip biri var. Garip sorular soruyor. Lütfen ilgilenir misiniz?" der.
Türkiye'de gariplikler cenneti gibi. Biz de alıştık herhalde fazla etkilenmiyor, tavır göstermiyoruz...
Ama bu kez olay öyle bir noktaya geldi ki, birilerinin olaya müdahale etmesi ve "Siz ne yapmak istiyorsunuz"?" sorusunu sorması gerekiyor... Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi bir "ilke" daha imza attı ve İzmir'deki "en Atatürkçü"leri belirledi! Ödülleri sahiplerine dün yapılan törenle takdim etti. "En Atatürkçü Kamu Yöneticisi", "En Atatürkçü Rektör", "En Atatürkçü Öğretmen", "En Atatürkçü Sanatçı", "En Atatürkçü Gazeteci", "En Atatürkçü Haber Müdürü", "En Atatürkçü Spiker", "En Atatürkçü Öğrenciler", "En Atatürkçü Sanat Kurumu", "En Atatürkçü Meslek Örgütü", "En Atatürkçü Ticari Kuruluş" dallarında ödül veren dernek yönetim kurulunun adaylar arasında seçim yaparken çok zorlandıkları kesin.
Örneğin dernek başkanının ifadesine göre "en Atatürkçü gazeteci" ve "en Atatürkçü haber müdürü" ödülü dernek faaliyetlerine en fazla muhabir gönderen ve dernek hakkında gazetede en fazla yer veren meslektaşlarımıza gitmiş. Bunun için dernek yönetim kurulu hergün tüm gazeteleri kontrol etmiş, hatta haberlerinin büyüklüğünü cetvelle ölçerek "en Atatürkçü gazeteci" ve "en Atatürkçü haber müdürü"nü saptamış."En Atatürkçü spiker" (bu kategoriyi bir türlü anlayamadım) ünvanı sanırım bir haberde Atatürk kelimesini en iyi söyleyen spikere verilmiş. Bunun için tüm yerel kanallar günlerce tek tek seyredilmiş ve karara varılmış. Bu yoğun tempo içinde derneğin yönetim kurulu gerçekten çok yorgun olmalı. Ama bu yorgunluk arasında şöyle bir durup, özellikle de aynaya bakıp, "Biz bunu niye yaptık?" sorusunu sormaları gerekiyor. "En Atatürkçü kamu görevlisi" seçerken diğer kamu görevlilerini bir kademe aşağıda bırakmış olmuyor musunuz? Diğer kamu görevlileri, "Bu ödülü bana vermeyerek benim, ödülü alan kamu görevlisine göre daha az Atatürkçü olduğumu iddia ediyorsunuz" savıyla dava açsa kendinizi nasıl savunacaksınız?
Üstelik ödül verdiğiniz alanlarda çalışan herkesin Atatürkçülük konusunda ne yaptığını tek tek denetleme şansınız var mı? Örneğin, Devlet Su İşleri Müdürlüğü'nde çalışan basit bir işçi belki de ödül verdiğiniz kamu görevlisine göre çok daha Atatürkçüdür.
Zaten "çok Atatürkçü" veya "az Atatürkçü" gibi bir sınıflama olmaz ki!. Bu "en başarılı sporcu" veya "en başarılı sanatçı" yarışması değil ki! Derneğin bu gurur veren çalışmasına iyi yanıtı Türk atasözü veriyor herhalde."Vur deyince öldürüyorlar..." Bu sütunda Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi'ne 2 sütun 30 santim yer verdiğime göre "En Atatürkçü köşe yazarı" ünvanını da ben hakettim sanırım."En Atatürkçü köşe yazarı" goes to Süleyman Gençel...

YENİ ASIR 14 - 04 - 1999

12 Nisan 1999 Pazartesi

İdeolojik yaklaşımlar - 3

Türkiye'nin, Türk toplumunun dil ve tarih konularında yaşadığı açmazlar, modernleşmenin ve Batılılaşmanın yukarıdan aşağıya doğru gelişmesi, devlet olgusunun aşırı büyümesine, sivil toplumun güçsüzleşmesine neden oldu.
Türkiye Cumhuriyet Tarihi'nin özellikle ilk döneminde devletin Batılılaşma konusunda lokomotif görevi üstlenmesi olumlu karşılanırken, ikinci dönemde bu olgunun istenilen sonucu vermediği ortaya çıktı. Devlet, bu dönemde lokomotif konumundan çıkıp, gelişmeyi frenleyen bozulmuş bir vagon konumuna dönüştü.
Ancak devlet, bugün bozulan yapısına karşılık tüm kurumları ile sivil toplumun üzerindeki etkisini artırmaya, baskıcı olmaya yöneliyor. Sivil toplum ise devletin bu yaklaşımını göğüslemeye çalışırken sorunların büyümemesi için daha duyarlı davranıyor.
Bu ilginç durum bir İsrailli diplomatın sözlerinde açıkça belirleniyor:
"Türkiye gerçekten garip bir ülke. Bir yanda gelişmeyi sürekli engelleyen bir devlet var, diğer yanda gelişmenin lokomotifini üstlenen sivil toplum. Sivil hareket kendi içinde örgütleniyor. Bu örgütlenmenin liderleri Türk kamuoyu tarafından çok iyi tanınan ve güvenilen isimler. Buna rağmen bu isimler devlet-sivil toplum ilişkilerinde devletin kendisini yeniden organize etmesine destek olamıyor, kendi fikirlerini devlet kurumlarına aktaramıyor. Devlet bu isimleri ve örgütleri dikkate almasına karşılık yine de kendi sistemini üretmeye özen gösteriyor. Sonuçta sivil toplum-devlet ilişkisi bir çatışmaya dönüşmüyor ama Türkiye'nin gelişmesine de destek olmuyor..."
Peki, Türk devleti gelişime neden bu kadar kapalı?
En büyük sorun devletin geleneksel kurumlarının kendilerini yeniden üretememesinden kaynaklanıyor. Cumhuriyet ideolojisini kendilerine bayrak olarak alan bu kurumlar dünyadaki gelişim karşısında cumhuriyet ideolojisini yenileyemediler. Bu ideolojiyi geliştirmek yerine onu bir ilkeler bütünü olarak gördüler ve değişime karşılık bu ilkeleri savunmayı sürdürdüler.
Dünya liberalleşmenin tartışmasını yaparken, Türkiye devletleşmeyi savundu. Özelleştirme karşıtlığı, tahkim yasası, sendikal mücadele hep devletleştirme ideolojisinin genel mantığı içinde tartışıldı.
Batı, demokrasi tanımını "çoğunluğun kararlarının kabulü"nden, "azınlığın çıkarlarının gözetilmesi" şekline dönüştürürken, Türkiye demokrasiyi "ulus-devlet ideolojisinin toplum tarafından kabulü" olarak tanımladı ve bu tanımlamayı hala sürdürüyor.
Dünya aşağıdan yukarıya bir örgütlenme modelinin daha demokratik olduğunu savunurken, Türkiye yukarıdan aşağı örgütlenmenin üzerinde odaklanıyor. Bu yaklaşımı da şöyle açıklıyor:"Batı insanı ile Türk insanı arasındaki fark büyük. Biz insanımızı eğitmek zorundayız. Devletin tüm kurumlarıyla bu gelişmeyi sağlaması gerekiyor." Bu yaklaşım özünde şöyle bir bakış açısını getiriyor:
"İnsanımıza güvenmiyoruz. Onları bırakırsak istemediğimiz noktalara doğru gidebilirler."
Devletin toplumundan korktuğu, insanına güvenmediği bir yapı içinde Türkiye'nin gelişmesini beklemek gerçekten hayalcilik olacak.

YENİ ASIR 12 - 04 - 1999

11 Nisan 1999 Pazar

İdeolojik yaklaşımlar - 2

Türkiye'deki tabu konulardan biri de "tarih bilinci" ve 1923 sonrası oluşan tarih anlayışının günümüze yansımasıdır...
Soruna şöyle bir tesbit ile başlamak istiyorum."Türk toplumunun tarihi yoktur. Daha doğrusu Türk toplumunun tarihi 1923 yılında başlar..." Böyle bir tanımlama günümüz toplumunda "kabul edilemez" olarak nitelendirilir. Hatta bu tanımlamaya karşı savlar üretilmeye başlar, Türklerin aslında tarih konusuna önem verdikleri, yüzyıllar boyunca kurdukları büyük imparatorlukların günümüz toplumu tarafından izlendiği, modern Türk insanının bu bilinci devam ettirdiği ileri sürülür...
Ancak günümüz insanında görülen tarih bilinci sadece savaşlar ve barışlardan oluşmaktadır. Orta Asya'daki Türk göçlerinden 1923 yılına ulaşan geniş tarih vadisinde savaşlar ve barışlar ön plana çıkartılmış, toplumun sosyal ve kültürel yapıları gözardı edilmiştir.
Burada bir örnek verelim konunun daha iyi anlaşılması için... Liseden mezun olan bir Türk genci için Osmanlı İmparatorluğu ne ifade eder? Yanıt çok kolaydır."600 yıllık büyük bir imparatorluk kuran Osmanlılar son dönemlerde kötü padişahlar tarafından yönetilmiş, Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Batılı devletlere karşı Türk halkı Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş mücadelesi başlatmış ve modern Türkiye'nin ilk adımları atılmıştır." Aynı gence "Osmanlı İmparatorluğu'nu tanımlayın" şeklinde bir soru sorulduğu taktirde çok klasik bir yanıt daha alırsınız."Padişahlar tarafından yönetilen Osmanlı bir döneme damgasını vurmuş, Viyana kapılarına kadar dayanmıştır." Acaba kaç Türk genci Osmanlı imparatorluğu'nun ekonomik ve sosyal düzeni hakkında bilgi sahibidir? Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan fikir akımlarının günümüz modern Türkiyesi'nin oluşmasındaki katkılarından haberdardır? Osmanlı'nın laik ya da İslam imparatorluğu olarak tanımlanmasında hangi kriterleri kullanmaktadır? Maalesef yukarıdaki sorulara objektif yanıt verecek Türk sayısı gerçekten çok az... Günümüz Türk insanı Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve kültürel tarihini tanımıyor. O dönemin fikir hareketlerinin toplumu nasıl şekillendirdiğini bilmiyor. İşte bu bilgi eksikliği, Türk insanının modern Türk toplumunu tanımlarken hata yapmasına neden oluyor. Sorunu başka bir örnekle açalım... Yunanistan ile yaşadığımız sorunlarda Yunan toplumunun hala "megali idea" çerçevesinde hareket ettiğini, Yunan insanınında geçmişe bir özlem olduğunu düşünürüz... Yunan toplumu geçmişine son derece bağlı, son 300 yılın sosyal ve ekonomik tarihini biliyor.
1924 mübadelesi ile Anadolu'yu terkeden Yunanlılar bu konu hakkında binlerce kitap yazıp bir sonraki jenerasyona bilgilerini aktarmışlar... Aynı dönemi yaşayan Türkler ise mübadele sonrası Anadolu'ya geldiklerinde geçmişin üzerine bir sünger çekmişler. Daha doğru bir ifade ile Cumhuriyet ideolojisi çerçevesinde geçmişi unutup sadece geleceğe yönelmişler.
Bugün bile 1924 öncesi Girit'te, Bosna'da, Arnavutluk'ta, Midilli'de, Selanik'te yaşayan ailelerin yaşam standartları, sosyal konumları, politik yapıları üzerine bir araştırma yapılmamış, aile ağaçları çizilmemiştir.
Sosyal ve kültürel tarihi araştırılmayan bir toplum yanlış sonuçlara ulaşıyor, ortaya çıkan hatalı sonuçlara göre kendini düzenlemeye çalışıyor ve tabii sonuçta büyük hayal kırıklığı yaşıyor...

YENİ ASIR 11 - 04 - 1999

10 Nisan 1999 Cumartesi

İdeolojik yaklaşımlar - 1

Her gün bir konu üzerine yorum yapmak veya bilinen bir olayın geleceği hakkında konuşmak hem bu köşenin yazarının hem de okuyucusunun dinamizmini engelliyor. Bu çerçevede bundan böyle pazartesi günleri farklı bir tarz, farklı bir uslup denemeyi düşünüyorum. Bu sütunda belli konular üzerine yapılacak yeni açılımlar hakkında olumlu veya olumsuz eleştirilerinizi bekliyorum. Yazar-okuyucu ilişkisinden çıkıp bir fikir jimnastiği konumuna dönüşecek, toplumumuzda tabu olarak görülen konuların tartışılacağı bu sütun, Türkiye'de modern, değişimci, batılı tarzda demokratik bir yapının oluşmasına yardımcı olacaktır.
Bugün tartışmaya açacağım ilk tabu: Harf Devrimi... Sizce Mustafa Kemal'in 1 Kasım 1922'de gerçekleştirdiği Harf Devrimi'nin amacı Türk halkının Osmanlıca'nın zorluğundan kaynaklanan okuma yazma konusundaki açmazının yok etmek miydi, yoksa Osmanlı'dan politik ve kültürel anlamda kopuşun bir simgesi olarak mı düşünüldü? Bu satırların yazarı için ikinci eltarnatif ağır basıyor.
Harf devrimi bana göre politik bir karar. Ve "modern" Türkiye yaratmak isteyen Mustafa Kemal'in geçmişin izlerini silmek, kültürel ağırlığını ortadan kaldırmak için kendi dönemi ve bakış açısına göre aldığı iyi bir taktik karardı. Toplum, özellikle 28 sonrası yeni jenerasyon, "Modern Türk Devleti"nin isteğine göre şekillenecek, 600 yıllık Osmanlı'ya ve onun ideolojisine kültürel anlamda kültürel anlamda bir darbe indirilecekti. Aşı tuttu. Harf Devrimi'nin yanısıra kurulan Türk Dil Kurumu da, dilde yer alan Arapça ya da Farsça sözcüklerin yerine ürettiği yeni sözcüklerle bu süreci hızlandırdı... Ve belki de Türkiye dünya üzerinde bugüne kadar görülmemiş bir hızla dil devrimini tamamladı."Tamamladı" diyorum çünkü günümüz Türkiye'sinde liseden mezun olan bir genci bırakın eski yazı okumayı, 1910 yılında yazılmış ve Latin alfabesine çevrilmiş bir metni anlaması mümkün değil.
Anlasa ne olacak sorusu gelebilir burada. Bence Türk genci Osmanlıca okuyabilse ve okuduğunu anlayabilse günümüz Türkiye'sini yorumlamakta bu kadar zorlanmaz, taşları daha doğru bir şekilde yerine oturtabilirdi. Doğru bilgiye tek bir ideolojik perspektifte yaklaşmak yerine, kaynağa inerek karşılaştırma yapma şansına kavuşurdu. Türkiye'da var olan temel çelişkileri, Kürt sorununu, İslami akımların yapısal özelliklerini, Türkiye-Batı toplumu ilşikisi çelişkisini toplumsal tarih bilinci içinde kavrama şansına sahip olurdu.
Türk toplumu maalesef talihsiz bir toplum. Sosyal tarih çalışmalarının bulunmadığı, politik tarihin bile sadece savaşlar ve barışlar olarak dikte ettirildiği bir toplumda farklı sosyal sınıflar, milliyetler, dinsel bakış açıları arasında bir uyum yaratmak güç oluyor. Halkın tek bir ideolojik pencereden bakması ya da bakmak zorunda kalması belki sistemin bir süre işlemesini sağlıyor, ama var olan sistem bir süre sonra kendini üretmekte zorlanıyor. Üretimsizlik nedeniyle bugüne kadar üretilenleri dışarıdan gelen baskılara karşı koruma inhtiyacı hissediyor. Korumak istedikçe çevresindeki zarı kalınlaştırıyor, ve dış dünya ile ilişkisini kesiyor. Bu aşamadan sonra ne yapılabilir? Zor bir soru. Kendi kabuğuna çekilmiş yapının kırılması çok güç. Bence atılacak en önemli adım Türkiye'de tabu olarak kabul edilen konular üzerinde tartışalacak bir ortam yaratmak. Bunu başarabilirsek, hem batı tarzı demokratik devlet oluşturma yolunda önemli bir adım atmış oluruz, hem de sorunları tartışmaya açmak ile devleti yıkma arasında bir ilişki olmadığını anlatırız.

YENİ ASIR 04 - 10 - 1999