Hasan Tahsin ve Süleyman Gençel Yenigün Gazetesi'nin iki kıymetli yazarıydı. Önce Hasan Tahsin sonra da kardeşi Süleyman Gençel Yenigün'den ayrıldı.
Süleyman Gençel Yenigün Gazetesi'nden para da almıyormuş.
Ayrılmalarını kim istedi acaba? Süleyman Gençel eski CHP'li olmasına rağmen Aziz Kocaoğlu veya bürokratlarını tatlı tatlı eleştiriyordu, o cenahtan bir talep geldi mi?
İki deneyimli ve CHP'li (!) gazeteci durup dururken neden küstürüldü? İzmir'de Süleyman Gençel ayarında gazeteci ve yazar çok az. Yenigün Gazetesi sırtına bindiği iki küheylanı neden emekli etti ?
Çok merak ediyorum...Her ikisi de Yenigün Gazetesi'ne ve İzmir'e katkı sunan gazetecilerdi.
Bu gazetecilerin kellesini kim istedi?
Konu namahrem değilse bir bilen İzmir kamuoyuna açıklayabilir mi?
Bir de Ertan Sayın olayı var... (YUSUF İNAN)
Yerel Gündem 25 - 06 - 2010
Başkalarının kaleminden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başkalarının kaleminden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Haziran 2010 Cuma
18 Haziran 2010 Cuma
Bir yazar daha köşesinden oldu
Uzun yıllar Yeni Asır, Haber Ekspres gazetelerinde Yazı İşleri Müdürlüğü, Genel Yayın Yönetmenliği yapan, son olarak da Yenigün Gazetesi’nde haftanın üç günü köşe yazarlığı yapmakta olan Süleyman Gençel’in bugün yayınlanması gereken yazısı gazetede ve internet sitesinde yer almadı.
Edinilen bilgiye göre Süleyman Gençel’in son yazıları gazete yönetiminin tepkisi çekiyordu. Gençel’in bugün yayınlanması gereken yazısı da Genel Koordinatör Eyüphan Gündoğdu’nun talimatı ile gazeteden çıkarıldı. Bugünkü gazetede ve internet sitesinde yazısını göremeyen Süleyman Gençel, kendisine herhangi bir açıklama yapıladığını belirterek, “Gazete ile herhangi bir maddi bağım yoktu. Bugüne kadar yazılarımın tek kelimesine dokundurtmadım. Yazımın yayınlanmadığını görünce bir daha Yenigün Gazetesi’ne yazmamaya karar verdim. Kurum ve marka olmak farklıdır. Zaten bir marka olarak izlendiğim ve kurumun üzerinde olduğum için, kentte köşe yazarlığını her medya kuruluşunda yapabilirim. Önemli olan yazının altına atılmış olan imzadır. Okuyucu kuruma değil, atılan imzaya bakar” dedi.
KAMUOYU 18 - 06 - 2010
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
23 Mart 2009 Pazartesi
Başbakanın istediği 'gavur İzmir', O'nu istemeyecek gibi
Gazeteci Süleyman Gençel'e göre, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP), merkez sağ oyları toplayacak aday çıkaramadığı ve işsizlikle kendisini gösteren ekonomik kriz nedeniyle İzmir'de Büyükşehir Belediyesini Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) elinden alamayacak.
Türkiye'de genel siyaset ve yerel seçimlerle de ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Tunceli, Diyarbakır ve İzmir'i istiyorum" sözlerinin İzmir'de mücadeleyi kızıştırdığını ifade eden Gençel, Erdoğan'ın "Gavur İzmir" sözlerinin de seçimlere "laik-anti-laik" boyutu kattığını söyledi.
Gençel, partili olmayanları dahi "dürüst" bulduğu, belediye kaynaklarını en elverişli şekilde kullanmayı öncelikli tutan, Menderes, Aliağa ve Menemen gibi bu çevre ilçelere üç yıldır hizmet götüren CHP adayı Aziz Kocaoğlu'nun, İzmir'in bir eski vergi rekortmeni olarak AKP'li aday Taha Aksoy'u yeneceğini öngörüyor.
Kendinizden söz eder misiniz?
Gazeteciliğe 1989'da Yeni Asır'da başladım; 2001'e kadar Yeni Asır'da yazı işleri müdürlüğü görevinde bulundum. 2002-2005 arası yerel Haber Ekspres gazetesinde Yayın yönetmenliği yaptım. İki yıldır Yenigün gazetesi köşe yazarlığı, aynı zamanda Ege TV'de politika üzerine programlar yapıyorum. Dört yıl Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ege Şubesi başkanlığı yaptım.
Seçim hazırlıkları ne durumda?
AKP, CHP ve MHP'nin İzmir'de yapmış oldukları mitinglerle aslında son haftaya girildiğinde tansiyon ciddi derecede yükseldi. Genel bakıldığındaysa AKP'nin adayı Aksoy'un profilinin çok İzmir'in istediği profilden olmadığı kanısındayım.
Taha Bey, bir önceki dönem Ahmet Priştina'nın karşısına ilk defa AKP'nin Büyükşehir adayı olarak çıkmıştı ancak 8-9 puan farklı kaybetmişti. Genel seçimlerden sonra İzmir Milletvekilliği görevine başladı, bu aralarda da yeniden aday...
Fakat AKP, kendi iç dinamiğine baktığınızda, aslında çok flaş bir isimle İzmir'de çıkmak ve CHP karşısında merkez sağ ve merkez oyları toplamayı hedefliyorlardı. AKP nedense böyle bir isim bulamadı ve yeniden Taha Aksoy'a döndü.
Belki flaş olarak diyebileceğimiz, belki kazanma şansı çok az olsa da, AKP'nin İzmir'deki aday tipine uygun olarak Karşıyaka'da, eski Karşıyaka Spor Kulübü Başkanı ve Karşıyaka'nın eski ailelerinden Cenk Karaca'yı aday gösterdiler. Son üç yıldır "AK solcu" dediğimiz etkili olabilecek isimlerden aday yapmaya çalıştılar ve sadece Konak'ta başarılı oldular. Konak'ta eski CHP belediye başkanı Ahmet Sarışın'la seçime çıkmış durumdalar.
AKP'nin diğer adayları genelde kendi yapısından yetişen, bir bölümü Milli Görüş'ten geliyor bir bölümü eski MHP tandanslı ama İslami bakış açıları yoğun isimlerden oluşuyor. CHP aday tipinde çok fazla değişiklik yok, var olan belediye başkanları Konak dışında yeniden adaylar....
AKP'nin iki dezavantajı var. Birincisi flaş ve toplumu ikna edecek bir adayla çıkaramamaları; diğeriyle, İzmir'i şu anda ciddi şekilde etkileyen işsizlik ve ekonomik krizin toplumda yarattığı tepkiler. Toplumun AKP'ye bakışı bir miktar değişiyor. Bu bakış açısı İzmir'de daha önce vardı; sertleşerek devam edecek gibi gözüküyor. Ayrıca, AKP'nin adayının sanki bir miktar havlu atmış havası var açıkçası...
Kocaoğlu Ahmet Priştina'nın ölümüyle birlikte Meclis tarafından seçilen bir isimdi. Şimdi Kocaoğlu konusunda, dürüst olduğu konusunda İzmir'de ortak bir tavır var. Aslında tüm siyasetçilerin dürüst olması gerekiyor ama Türkiye siyasetinde dürüstlük nedense önemli bir artı olarak gözüküyor. Onu beğenmeyen isimlere bile sorduğunuzda, "iyi ve dürüst insan" diyorlar.
Bir önceki yerel seçimlere göre bu dönem değişen önemli bir şey var: Metropol ilçe sayısında artış var. "50 kilometrelik yasa" dolayısıyla çevre ilçeler de Büyükşehir için oy kullanacaklar. 10 yeni ilçe eklenmiş durumda...Kocaoğlu da özellikle son üç yıldır Menderes, Aliağa ve Menemen gibi bu çevre ilkelere önemli yatırımlar yaptı. Ondan dolayı oy potansiyelini yükselterek geldiği kanısındayım.
AKP'nin kendi yaptırdığı ankette bile Kocaoğlu beş puan öndeydi. Kocaoğlu'nun yaptırdığı veya diğer bağımsız anketlerden makasın bir hayli açık olduğu görünüyor. İlçelerde de İzmir'in toplam 30 ilçeden 20-21'ini CHP alır, geride kalan 10 ilçeyi AKP, Demokrat Parti ve diğer partiler paylaşır diye düşünüyorum.
Arif Ali Cangı'nın şansı ne kadar?
Biz Birlikte Başaracağız Platformu'nun lokomotif partisi Demoratik Toplum Partisi (DTP). DTP'nin İzmir'de oyu 4,5-5 kadar. Buna diğer sosyalist yapıların ve sol perspektifin koyacağı katkıyla en fazla yüzde 6-6,5 bandında oturur.
İlçe bazında bakıldığında da, çok fazla etkili olacağı kanasında değilim. Bir miktar Konak'ta etkili olabilirlerdi ama son dönemde Konak'ı Konak ve Karabağlar diye ikiye ayırdılar. Belki Karşıyaka'da güçlüler ama orası da Bayraklı ve Karşıyaka olarak bölündü. Etkili olacakları kanısında değilim.
Son 15 gündür ilginç bir süreç de yaşanıyor. Herkes, balkonunda bir resim bulunduruyor, ya Aziz Kocaoğlu ya da Taha Aksoy...Bu ev CHP veya AKP'ye oy verecek mesajı bu...Belki varoş kısmında bu pek belli değil ama yüksek yapıların yüzde 40-50'sine baktığınızda kime oy verileceğini görebiliyorsunuz. İlginç demokratik bir tavır koyuş...
İşsizlik dediniz? Yakıcı bir sorun mu İzmir'de?
Son sekiz yılda İzmir'in büyümesi daha çok ihracata yönelik mal üretimine dayalıydı. Tekstil ve buna benzer orta ölçekli işletmelere dayalı bir gelişme vardı. Dünya ölçekli bir kriz olduğu ve ihracatta büyük düşüş yaşandığından özellikle organize sanayi sitelerindeki büyük fabrikalarda üretimi durdurma, işçi çıkarma ve hatta kilit vurmak gibi süreçler yaşanıyor.
Üretim sektöründe ciddi işsizlik var açıkçası...Ayrıca, turizminde yaklaşan yazla beraber bir kıpırdama olur mu olmaz mı, o da çok bilemiyor. Herkes biraz turizme yönelik yatırımlar veya beklentiler içerisinde...Nisan veya Mayıs aylarında belli olacak. Bu krizin ne kadar derinleşeceği ya da derinleşip derinleşmeyeceği önemli. Sonuçta küresel kriz ortamında Avrupalı, ABD'li, Rus turistlerin ilk kesecekleri şey yurtdışı seyahatleri olacaktır.
Yerel basında objektivite görüyor musunuz?
Tamamen bir sübjektivite görüyorum. Üstelik sadece yerel basının kendisinde de değil. Bütün ulusal gazetelerinin burada ekleri var. Hem yerel gazetelerin kendisi hem de ulusal gazetelerin ilavelerinde bu işin mali boyutunu ön plana çıktığını görüyorsunuz. Bu iş, aday ile gazete yönetimler arasında, kapalı kapılar ardında anlaşmalara dayanıyor. İzmir'de dört yerel televizyonda da aynı şey söz konusu...
Peki, atışma mı var, proje mi konuşuluyor?
İzmir'de bu üslup biraz daha yumuşak.. Kendi öznelliğinden kaynaklanıyor.. İzmir'in rahat, ılıman iklimde olması, demokratik kültürünün çok geçmişlere dayanmasıyla ilgili açıkçası... Mesela AKP, CHP ve MHP adayları Ticaret Odası'nda çok rahat, birbirleriyle espri yaparak da iş insanlarına projelerini sundular.
Ancak İzmir de Türkiye'nin bir parçası...Genel siyasetinde Baykal-Erdoğan-Bahçeli üslupları, yani projeden daha çok bunu bir genel seçim havasına sokma isteği, adaylar yerine partilerin bakış açılarının oylanması süreci tabi ki burada da yaşanıyor.
Üstüne üstlük İzmir'in Erdoğan tarafından "Gavur İzmir" olarak tespiti, Erdoğan'ın "İzmir'i mutlaka almak istiyorum" gibi bir bakış açısı burada laik anti-laik bakış açısını bir miktar da tetiklemiş durumda...AKP dışındaki partiler laiklik kodu üzerinden siyaset yapıyorlar. AKP'liler de, laik kodunun yanlış olduğunu aslında kendilerinin de laik olduğu tespitini harekete geçirmeye çalışıyorlar.
Dünkü Baykal mitingi, üç gündür yağan yağmura rağmen önemliydi; çok ciddi katılım vardı. Mitingler çok büyük bir gösterge değil, oradaki ilçe örgütlerinin ne kadar çalıştığını gösterir. Ama insanlar harekete geçmiyorsa örgütlerin de gücü sınırlı olur. İzmirliler ki, Pazar günleri sokağa çıkıp, öyle üç dört saat ayakta beklemesi pek olağan bir durum değil..
http://www.bianet.org/ 23 - 03 - 2009 (Erol Önderoğlu)
Türkiye'de genel siyaset ve yerel seçimlerle de ilgili olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "Tunceli, Diyarbakır ve İzmir'i istiyorum" sözlerinin İzmir'de mücadeleyi kızıştırdığını ifade eden Gençel, Erdoğan'ın "Gavur İzmir" sözlerinin de seçimlere "laik-anti-laik" boyutu kattığını söyledi.
Gençel, partili olmayanları dahi "dürüst" bulduğu, belediye kaynaklarını en elverişli şekilde kullanmayı öncelikli tutan, Menderes, Aliağa ve Menemen gibi bu çevre ilçelere üç yıldır hizmet götüren CHP adayı Aziz Kocaoğlu'nun, İzmir'in bir eski vergi rekortmeni olarak AKP'li aday Taha Aksoy'u yeneceğini öngörüyor.
Kendinizden söz eder misiniz?
Gazeteciliğe 1989'da Yeni Asır'da başladım; 2001'e kadar Yeni Asır'da yazı işleri müdürlüğü görevinde bulundum. 2002-2005 arası yerel Haber Ekspres gazetesinde Yayın yönetmenliği yaptım. İki yıldır Yenigün gazetesi köşe yazarlığı, aynı zamanda Ege TV'de politika üzerine programlar yapıyorum. Dört yıl Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ege Şubesi başkanlığı yaptım.
Seçim hazırlıkları ne durumda?
AKP, CHP ve MHP'nin İzmir'de yapmış oldukları mitinglerle aslında son haftaya girildiğinde tansiyon ciddi derecede yükseldi. Genel bakıldığındaysa AKP'nin adayı Aksoy'un profilinin çok İzmir'in istediği profilden olmadığı kanısındayım.
Taha Bey, bir önceki dönem Ahmet Priştina'nın karşısına ilk defa AKP'nin Büyükşehir adayı olarak çıkmıştı ancak 8-9 puan farklı kaybetmişti. Genel seçimlerden sonra İzmir Milletvekilliği görevine başladı, bu aralarda da yeniden aday...
Fakat AKP, kendi iç dinamiğine baktığınızda, aslında çok flaş bir isimle İzmir'de çıkmak ve CHP karşısında merkez sağ ve merkez oyları toplamayı hedefliyorlardı. AKP nedense böyle bir isim bulamadı ve yeniden Taha Aksoy'a döndü.
Belki flaş olarak diyebileceğimiz, belki kazanma şansı çok az olsa da, AKP'nin İzmir'deki aday tipine uygun olarak Karşıyaka'da, eski Karşıyaka Spor Kulübü Başkanı ve Karşıyaka'nın eski ailelerinden Cenk Karaca'yı aday gösterdiler. Son üç yıldır "AK solcu" dediğimiz etkili olabilecek isimlerden aday yapmaya çalıştılar ve sadece Konak'ta başarılı oldular. Konak'ta eski CHP belediye başkanı Ahmet Sarışın'la seçime çıkmış durumdalar.
AKP'nin diğer adayları genelde kendi yapısından yetişen, bir bölümü Milli Görüş'ten geliyor bir bölümü eski MHP tandanslı ama İslami bakış açıları yoğun isimlerden oluşuyor. CHP aday tipinde çok fazla değişiklik yok, var olan belediye başkanları Konak dışında yeniden adaylar....
AKP'nin iki dezavantajı var. Birincisi flaş ve toplumu ikna edecek bir adayla çıkaramamaları; diğeriyle, İzmir'i şu anda ciddi şekilde etkileyen işsizlik ve ekonomik krizin toplumda yarattığı tepkiler. Toplumun AKP'ye bakışı bir miktar değişiyor. Bu bakış açısı İzmir'de daha önce vardı; sertleşerek devam edecek gibi gözüküyor. Ayrıca, AKP'nin adayının sanki bir miktar havlu atmış havası var açıkçası...
Kocaoğlu Ahmet Priştina'nın ölümüyle birlikte Meclis tarafından seçilen bir isimdi. Şimdi Kocaoğlu konusunda, dürüst olduğu konusunda İzmir'de ortak bir tavır var. Aslında tüm siyasetçilerin dürüst olması gerekiyor ama Türkiye siyasetinde dürüstlük nedense önemli bir artı olarak gözüküyor. Onu beğenmeyen isimlere bile sorduğunuzda, "iyi ve dürüst insan" diyorlar.
Bir önceki yerel seçimlere göre bu dönem değişen önemli bir şey var: Metropol ilçe sayısında artış var. "50 kilometrelik yasa" dolayısıyla çevre ilçeler de Büyükşehir için oy kullanacaklar. 10 yeni ilçe eklenmiş durumda...Kocaoğlu da özellikle son üç yıldır Menderes, Aliağa ve Menemen gibi bu çevre ilkelere önemli yatırımlar yaptı. Ondan dolayı oy potansiyelini yükselterek geldiği kanısındayım.
AKP'nin kendi yaptırdığı ankette bile Kocaoğlu beş puan öndeydi. Kocaoğlu'nun yaptırdığı veya diğer bağımsız anketlerden makasın bir hayli açık olduğu görünüyor. İlçelerde de İzmir'in toplam 30 ilçeden 20-21'ini CHP alır, geride kalan 10 ilçeyi AKP, Demokrat Parti ve diğer partiler paylaşır diye düşünüyorum.
Arif Ali Cangı'nın şansı ne kadar?
Biz Birlikte Başaracağız Platformu'nun lokomotif partisi Demoratik Toplum Partisi (DTP). DTP'nin İzmir'de oyu 4,5-5 kadar. Buna diğer sosyalist yapıların ve sol perspektifin koyacağı katkıyla en fazla yüzde 6-6,5 bandında oturur.
İlçe bazında bakıldığında da, çok fazla etkili olacağı kanasında değilim. Bir miktar Konak'ta etkili olabilirlerdi ama son dönemde Konak'ı Konak ve Karabağlar diye ikiye ayırdılar. Belki Karşıyaka'da güçlüler ama orası da Bayraklı ve Karşıyaka olarak bölündü. Etkili olacakları kanısında değilim.
Son 15 gündür ilginç bir süreç de yaşanıyor. Herkes, balkonunda bir resim bulunduruyor, ya Aziz Kocaoğlu ya da Taha Aksoy...Bu ev CHP veya AKP'ye oy verecek mesajı bu...Belki varoş kısmında bu pek belli değil ama yüksek yapıların yüzde 40-50'sine baktığınızda kime oy verileceğini görebiliyorsunuz. İlginç demokratik bir tavır koyuş...
İşsizlik dediniz? Yakıcı bir sorun mu İzmir'de?
Son sekiz yılda İzmir'in büyümesi daha çok ihracata yönelik mal üretimine dayalıydı. Tekstil ve buna benzer orta ölçekli işletmelere dayalı bir gelişme vardı. Dünya ölçekli bir kriz olduğu ve ihracatta büyük düşüş yaşandığından özellikle organize sanayi sitelerindeki büyük fabrikalarda üretimi durdurma, işçi çıkarma ve hatta kilit vurmak gibi süreçler yaşanıyor.
Üretim sektöründe ciddi işsizlik var açıkçası...Ayrıca, turizminde yaklaşan yazla beraber bir kıpırdama olur mu olmaz mı, o da çok bilemiyor. Herkes biraz turizme yönelik yatırımlar veya beklentiler içerisinde...Nisan veya Mayıs aylarında belli olacak. Bu krizin ne kadar derinleşeceği ya da derinleşip derinleşmeyeceği önemli. Sonuçta küresel kriz ortamında Avrupalı, ABD'li, Rus turistlerin ilk kesecekleri şey yurtdışı seyahatleri olacaktır.
Yerel basında objektivite görüyor musunuz?
Tamamen bir sübjektivite görüyorum. Üstelik sadece yerel basının kendisinde de değil. Bütün ulusal gazetelerinin burada ekleri var. Hem yerel gazetelerin kendisi hem de ulusal gazetelerin ilavelerinde bu işin mali boyutunu ön plana çıktığını görüyorsunuz. Bu iş, aday ile gazete yönetimler arasında, kapalı kapılar ardında anlaşmalara dayanıyor. İzmir'de dört yerel televizyonda da aynı şey söz konusu...
Peki, atışma mı var, proje mi konuşuluyor?
İzmir'de bu üslup biraz daha yumuşak.. Kendi öznelliğinden kaynaklanıyor.. İzmir'in rahat, ılıman iklimde olması, demokratik kültürünün çok geçmişlere dayanmasıyla ilgili açıkçası... Mesela AKP, CHP ve MHP adayları Ticaret Odası'nda çok rahat, birbirleriyle espri yaparak da iş insanlarına projelerini sundular.
Ancak İzmir de Türkiye'nin bir parçası...Genel siyasetinde Baykal-Erdoğan-Bahçeli üslupları, yani projeden daha çok bunu bir genel seçim havasına sokma isteği, adaylar yerine partilerin bakış açılarının oylanması süreci tabi ki burada da yaşanıyor.
Üstüne üstlük İzmir'in Erdoğan tarafından "Gavur İzmir" olarak tespiti, Erdoğan'ın "İzmir'i mutlaka almak istiyorum" gibi bir bakış açısı burada laik anti-laik bakış açısını bir miktar da tetiklemiş durumda...AKP dışındaki partiler laiklik kodu üzerinden siyaset yapıyorlar. AKP'liler de, laik kodunun yanlış olduğunu aslında kendilerinin de laik olduğu tespitini harekete geçirmeye çalışıyorlar.
Dünkü Baykal mitingi, üç gündür yağan yağmura rağmen önemliydi; çok ciddi katılım vardı. Mitingler çok büyük bir gösterge değil, oradaki ilçe örgütlerinin ne kadar çalıştığını gösterir. Ama insanlar harekete geçmiyorsa örgütlerin de gücü sınırlı olur. İzmirliler ki, Pazar günleri sokağa çıkıp, öyle üç dört saat ayakta beklemesi pek olağan bir durum değil..
http://www.bianet.org/ 23 - 03 - 2009 (Erol Önderoğlu)
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
4 Aralık 2007 Salı
Mora isyanından Mora yardımına
Yunanistan’ın Mora Yarımadası’nda geçen ağustos ayında çıkan orman yangınları sadece komşumuzun değil, kıta Avrupası’nın en büyük ’doğal afeti’ sayılıyor. Yangınlarda 57 kişi can vermiş, 175 bin hektarlık çam ve zeytinlik alan kül olmuş, 45 bin canlı hayvan telef olmuştu. Acı ve dehşeti yaşayan Yunanistan’ın maddi zararının 3 milyar dolar olduğu bildirilmişti.
Ege’deki adalar, yaşadıkları sıkıntılarını Türk yerel yönetimleriyle paylaşmak istiyor.
Midilli Valisi (Lembos) Pavlos Voyacis, İzmir Karşıyaka’da yapılan ’Theodorakia Türkiye-Yunanistan Yerel Yönetimler ve Sivil Toplum Örgütleri Buluşması-1’nda çaresizliklerini açık bir dille anlatıyordu:
"Tüm Yunanlı meslektaşlarımız ve Mora Yarımadası’ndaki vatandaşlarım adına buradayım. Hayatımız mahvoldu. Kış sert geldi; susuz bir yaz yaşadığımız için üretim olmadı. Hayvanlarımız aç, ciddi bir hayvan yemi sıkıntısı içerisindeyiz. Ege’nin iki tarafında kullanılan bir atasözü vardır; dostluk kara günde belli olur."
(Tarihe bakarsak... Mora Yarımadası’nı 1821’deki ’Mora İsyanı’ ile biliyoruz.Yarımadada yaşayan Yunanlılar, Osmanlı devletine karşı ayaklanmış... Osmanlı tarafından bastırılmış olmasına karşılık, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın içişlerine karışması sonucu, Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştı. Osmanlı devletinde ilk kez bir millet, bir isyan sonucu bağımsızlığını kazanırken, Osmanlı’nın parçalanma süreci de hızlanmıştı.)
İzmir’e kalabalık siyasetçi, sanatçı ve gazeteci grubu ile gelen ’Türk dostu’ Voyacis, yangından sonra ilk olarak Altınoluk Belediye Başkanı İsmail Aydın’ın yardıma koştuğunu ve 200 bin zeytin fidesiyle Midilli’ye geldiğini anlattı. Ancak Edremit yöresinin fidanlarının ada iklimine uyumlu olmadığı anlaşılınca, bu kez talep üzerine Aydın, üç dört saat sonra 240 ton hayvan yemini temin ederek Midilli’ye ulaştırmış. İktidardaki Yeni Demokrasi Partisi’nden daha önce belediye başkanlığında bulunan Vali Voyacis, "İnanın bu beni müthiş duygulandırdı" dedi.
Teyzesi hálá Bornova’da yaşıyor Vali’nin...
Ege’nin iki yanında bu yakın iletişim ve diyaloğun öncülüğünü, Çanakkale’den Bodrum’a kadar uzanan ve çoğunluğu CHP’li olan belediyeler çekiyor. Ünlü müzisyen Mikis Teodorakis’in kurulmasında öncülük ettiği ’Teodorakeia Vakfı’ ile Ege’nin iki yakasında oluşturulan ’belediyeler ağı’, AB dışında bir sivil inisiyatif; bir anlamda ’sivil diploması’nin ortaya çıkan gücü.
Vakfın eşbaşkanlığını yürüten Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak, "Ege’nin barış denizi haline dönüşmesi için ellerinden gelen desteği sürdüreceklerini" söyledi. Teodorakeia’nın, Türkiye Koordinatörlüğü’nü Süleyman Gençel yürütüyor. Karşıyaka Belediyesi’nde, ’Üzüntü’ (Peloponissos) isimli çarpıcı bir sergi de açıldı. Moralıların yaşadığı acı ve felaketleri gösteren fotoğrafları, Yunanistan’daki yerli ve yabancı gazeteciler çekmiş. Vali, yakın dostluklarından ötürü Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak ve Altınoluk Belediye Başkanı İsmail Aynur, İzmir İTO Başkanı Ekrem Demirtaş’a özellikle teşekkür ederken, "Aslında bugün bir tarih yazıyoruz" diye de ekledi. Ve ardından Ege’de kıyısı olan 30 kadar belediye, yarımadanın aç olan koyun ve keçilerine 1500 ton hayvan gemi gönderme kararı aldı hemen...
Tarihte yaşanan olayları mutlak kabul etmemek gerekiyor... Tarihin değişmez hükmü, günümüzde Türkiye ile Yunanistan arasında tecelli ederken, Mora’daki isyandan 126 yıl sonra, o topraklarda çıkan yangının yaralarının sarılmasına Osmanlı’nın torunları ile birlikte çözüm arıyor Yunanlı komşular...
Midilli, Samos ve Sakız’lı konuklar, Alsancak’ta yeni açılan ’Pasaj’da ’İzmir Yemekleri’ ile ağırlandı. Meyhanede hem Türk, hem Rum bölümleri var. ’Şevketibostan’ ve ’Cibez’ otlarının Mersin balığı ile nasıl pişirildiğini öğrenmek istediler. Her iki bitki Tanrı’nın Ege’ye bir armağanı... İzmir’in ’gurusu’ K. Gökhan Dökmeoğlu, ’İzmir yemekleri’ adını, biraz da Nedim Atilla’nın ’Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı’ kitabından cesaretlenerek vermiş. Yakın geçmişe kadar Rum, Türk, Ermeni ve Levanten kültürünün sentezi sayılıyor bu mutfak... "Meyhane, deniz kültürüdür. Örneğin, Kastamonu’da meyhane olmaz" diyen Dökmeoğlu, İzmir kent mutfağını araştırmak ve yaygınlaştırmak amacıyla ’İzmir Lezzetleri Derneği’ni kuran Dökmenoğlu, ’Mutfak ve Ağırlama Sanatları Akademisi’ projesi üzerinde de çalıştığını söylüyor. (Güngör Uras Abimiz, İzmir’de gittiğinde bu yeri görmeli.) Bu arada, 1 Aralık ’Rakı Günü’ymüş, konuklara küçük şişelerle Ege’nin Efe rakısını armağan etti Dökmeoğlu, Midilli’nin ünlü rakısı ’Barbayani’ye karşı...
Bu arada İzmir’de yaşayan ve sayıları 500 bini aşan Mardinlilerin gecesi vardı. Mardinlilerin ’hemşeri’ ilan ettikleri geceye Ege Koop Genel Başkanı Hüseyin Aslan’la birlikte çok sayıda eski ve yeni milletvekilleri katılmıştı. Duvarda yine bir barış sloganı "İşte çan, işte ezan, işte havra, işte Hazan, işte Melek’i tavuz; hepsi bir arada" yazıyordu. Süryanilikten, Yezidiliğe; İslamiyet’ten Museviliğe uzanan bir mozaik... Bu arada ilgili derneğe bağış toplanırken, CHP İl Başkanı Kemal Karataş’ın, "Mardinliler için 200 delege vaat ediyorum" demesi gecenin ilginç bir fotoğrafıydı.
HÜRRİYET 04 - 12 - 2007 (Yalçın Bayer)
Ege’deki adalar, yaşadıkları sıkıntılarını Türk yerel yönetimleriyle paylaşmak istiyor.
Midilli Valisi (Lembos) Pavlos Voyacis, İzmir Karşıyaka’da yapılan ’Theodorakia Türkiye-Yunanistan Yerel Yönetimler ve Sivil Toplum Örgütleri Buluşması-1’nda çaresizliklerini açık bir dille anlatıyordu:
"Tüm Yunanlı meslektaşlarımız ve Mora Yarımadası’ndaki vatandaşlarım adına buradayım. Hayatımız mahvoldu. Kış sert geldi; susuz bir yaz yaşadığımız için üretim olmadı. Hayvanlarımız aç, ciddi bir hayvan yemi sıkıntısı içerisindeyiz. Ege’nin iki tarafında kullanılan bir atasözü vardır; dostluk kara günde belli olur."
(Tarihe bakarsak... Mora Yarımadası’nı 1821’deki ’Mora İsyanı’ ile biliyoruz.Yarımadada yaşayan Yunanlılar, Osmanlı devletine karşı ayaklanmış... Osmanlı tarafından bastırılmış olmasına karşılık, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın içişlerine karışması sonucu, Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştı. Osmanlı devletinde ilk kez bir millet, bir isyan sonucu bağımsızlığını kazanırken, Osmanlı’nın parçalanma süreci de hızlanmıştı.)
İzmir’e kalabalık siyasetçi, sanatçı ve gazeteci grubu ile gelen ’Türk dostu’ Voyacis, yangından sonra ilk olarak Altınoluk Belediye Başkanı İsmail Aydın’ın yardıma koştuğunu ve 200 bin zeytin fidesiyle Midilli’ye geldiğini anlattı. Ancak Edremit yöresinin fidanlarının ada iklimine uyumlu olmadığı anlaşılınca, bu kez talep üzerine Aydın, üç dört saat sonra 240 ton hayvan yemini temin ederek Midilli’ye ulaştırmış. İktidardaki Yeni Demokrasi Partisi’nden daha önce belediye başkanlığında bulunan Vali Voyacis, "İnanın bu beni müthiş duygulandırdı" dedi.
Teyzesi hálá Bornova’da yaşıyor Vali’nin...
Ege’nin iki yanında bu yakın iletişim ve diyaloğun öncülüğünü, Çanakkale’den Bodrum’a kadar uzanan ve çoğunluğu CHP’li olan belediyeler çekiyor. Ünlü müzisyen Mikis Teodorakis’in kurulmasında öncülük ettiği ’Teodorakeia Vakfı’ ile Ege’nin iki yakasında oluşturulan ’belediyeler ağı’, AB dışında bir sivil inisiyatif; bir anlamda ’sivil diploması’nin ortaya çıkan gücü.
Vakfın eşbaşkanlığını yürüten Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak, "Ege’nin barış denizi haline dönüşmesi için ellerinden gelen desteği sürdüreceklerini" söyledi. Teodorakeia’nın, Türkiye Koordinatörlüğü’nü Süleyman Gençel yürütüyor. Karşıyaka Belediyesi’nde, ’Üzüntü’ (Peloponissos) isimli çarpıcı bir sergi de açıldı. Moralıların yaşadığı acı ve felaketleri gösteren fotoğrafları, Yunanistan’daki yerli ve yabancı gazeteciler çekmiş. Vali, yakın dostluklarından ötürü Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak ve Altınoluk Belediye Başkanı İsmail Aynur, İzmir İTO Başkanı Ekrem Demirtaş’a özellikle teşekkür ederken, "Aslında bugün bir tarih yazıyoruz" diye de ekledi. Ve ardından Ege’de kıyısı olan 30 kadar belediye, yarımadanın aç olan koyun ve keçilerine 1500 ton hayvan gemi gönderme kararı aldı hemen...
Tarihte yaşanan olayları mutlak kabul etmemek gerekiyor... Tarihin değişmez hükmü, günümüzde Türkiye ile Yunanistan arasında tecelli ederken, Mora’daki isyandan 126 yıl sonra, o topraklarda çıkan yangının yaralarının sarılmasına Osmanlı’nın torunları ile birlikte çözüm arıyor Yunanlı komşular...
Midilli, Samos ve Sakız’lı konuklar, Alsancak’ta yeni açılan ’Pasaj’da ’İzmir Yemekleri’ ile ağırlandı. Meyhanede hem Türk, hem Rum bölümleri var. ’Şevketibostan’ ve ’Cibez’ otlarının Mersin balığı ile nasıl pişirildiğini öğrenmek istediler. Her iki bitki Tanrı’nın Ege’ye bir armağanı... İzmir’in ’gurusu’ K. Gökhan Dökmeoğlu, ’İzmir yemekleri’ adını, biraz da Nedim Atilla’nın ’Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı’ kitabından cesaretlenerek vermiş. Yakın geçmişe kadar Rum, Türk, Ermeni ve Levanten kültürünün sentezi sayılıyor bu mutfak... "Meyhane, deniz kültürüdür. Örneğin, Kastamonu’da meyhane olmaz" diyen Dökmeoğlu, İzmir kent mutfağını araştırmak ve yaygınlaştırmak amacıyla ’İzmir Lezzetleri Derneği’ni kuran Dökmenoğlu, ’Mutfak ve Ağırlama Sanatları Akademisi’ projesi üzerinde de çalıştığını söylüyor. (Güngör Uras Abimiz, İzmir’de gittiğinde bu yeri görmeli.) Bu arada, 1 Aralık ’Rakı Günü’ymüş, konuklara küçük şişelerle Ege’nin Efe rakısını armağan etti Dökmeoğlu, Midilli’nin ünlü rakısı ’Barbayani’ye karşı...
Bu arada İzmir’de yaşayan ve sayıları 500 bini aşan Mardinlilerin gecesi vardı. Mardinlilerin ’hemşeri’ ilan ettikleri geceye Ege Koop Genel Başkanı Hüseyin Aslan’la birlikte çok sayıda eski ve yeni milletvekilleri katılmıştı. Duvarda yine bir barış sloganı "İşte çan, işte ezan, işte havra, işte Hazan, işte Melek’i tavuz; hepsi bir arada" yazıyordu. Süryanilikten, Yezidiliğe; İslamiyet’ten Museviliğe uzanan bir mozaik... Bu arada ilgili derneğe bağış toplanırken, CHP İl Başkanı Kemal Karataş’ın, "Mardinliler için 200 delege vaat ediyorum" demesi gecenin ilginç bir fotoğrafıydı.
HÜRRİYET 04 - 12 - 2007 (Yalçın Bayer)
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
29 Haziran 2007 Cuma
Θεοδωράκεια: Βήμα ειρήνης!
Τα «Θεοδωράκεια» ένας θεσμός που ξεκίνησε πριν τρία χρόνια με πρωτοβουλία του δημάρχου Χίου, Μάρκου Μενή, αποκτούν πλέον άλλη διάσταση.
Ο δήμαρχος Χίου, οι νομάρχες Λέσβου και Σάμου, εκπρόσωποι ΟΤΑ του βορείου Αιγαίου αλλά και Τούρκοι εκπρόσωποι ΟΤΑ όπως οι Ismail Aynur δήμαρχος Altinolouk και Cevat Durak δήμαρχος Κορδελιού Σμύρνης, πήραν χθες μέρος σε συνέντευξη τύπου στην Αθήνα για τις πολιτιστικές εκδηλώσεις «Θεοδωράκεια 2007» που θα πραγματοποιηθούν το καλοκαίρι σε παραλιακές περιοχές του Αιγαίου στην Ελλάδα και την Τουρκία.
Στόχος όπως είπαν της πρωτοβουλίας είναι «να στηρίξουμε και διευρύνουμε το θεσμό και να τον μετατρέψουμε σε ένα βήμα διαλόγου και συνεργασίας με τους γείτονες των απέναντι ακτών». Παρών στη συνέντευξη τύπου και ο ίδιος ο Μίκης Θεοδωράκης.
Ο Μίκης όπως είναι γνωστό γεννήθηκε στη Χίο, πέρασε τα πρώτα παιδικά του χρόνια στη Μυτιλήνη, βρέθηκε εξόριστος τα δύσκολα χρόνια του εμφυλίου στην Ικαρία, δηλαδή με δύο λόγια «όργωσε» τα νησιά του βορείου Αιγαίου τα οποία τον θεωρούν πολίτη τους. Σε όλη του τη διαδρομή, ιδιαίτερα τα τελευταία 30 χρόνια, κατέβαλε μεγάλες προσπάθειες, ανέλαβε πρωτοβουλίες, δημιούργησε τις προϋποθέσεις για την ανάπτυξη και εδραίωση καλών σχέσεων μεταξύ των λαών της Ελλάδας και της Τουρκίας.
«Αυτή την προσπάθεια, είπε ο Παύλος Βογιατζής, φιλοδοξούμε με τη δική του αρωγή, στήριξη και συμπόρευση να συνεχίσουμε με την πρωτοβουλία μας αυτή.».
Οι εκδηλώσεις
Ήδη ο δήμος Χίου στις 14 έως 16 Ιουλίου, οργανώνει μια σειρά από εκδηλώσεις στο πλαίσιο των «Θεοδωρακείων» σε συνεργασία με το δήμο του Cesme στην απέναντι ακτή. Η Σάμος σχεδιάζει τη διοργάνωση μιας συνάντησης με θέμα το ρόλο που μπορούν να παίξουν τα ΜΜΕ στην ανάπτυξη των ελληνοτουρκικών σχέσεων, στην αλληλογνωριμία και αλληλοκατανόηση μεταξύ των λαών μας.
Η Λέσβος ανέλαβε την πρωτοβουλία για τη διοργάνωση ενός forum δημάρχων και εκλεγμένων δημοτικών συμβούλων από τις δύο πλευρές, για την εδραίωση μιας τακτικής συνεργασίας και επικοινωνίας, και κοντά σε όλα αυτά η μουσική του μεγάλου Έλληνα συνθέτη που θα ακουστεί και στις δύο πλευρές του Αιγαίου στο πλαίσιο των εκδηλώσεων. «Για φέτος, είπε ο κ. Βογιατζής, στο πλαίσιο των εκδηλώσεων για τα “Θεοδωράκεια” εμείς αναλάβαμε να διοργανώσουμε μια συνάντηση των εκλεγμένων στην Τοπική Αυτοδιοίκηση από την τούρκικη ακτή, καθώς και των δημάρχων και νομαρχών από τα νησιά του Β. Αιγαίου, θέλοντας να συζητήσουμε το ρόλο που πρέπει να διαδραματίσουμε στις νέες συνθήκες που διαμορφώνονται σήμερα».
Και στη Λέσβο
Σύμφωνα πάντα με τον κ. Βογιατζή, «με τους Τούρκους δε γνωριζόμαστε όσο θα έπρεπε ή έστω τόσο, ώστε να μπορούμε να συνεννοούμαστε και να συνεργαζόμαστε χωρίς εμπόδια. Ένα τέτοιο πλαίσιο θα είναι τα «Θεοδωράκεια» από εδώ και μπρος, που θα στηρίζει τις πρωτοβουλίες που θα αναλαμβάνουμε και από τις δύο πλευρές, είτε εμείς, είτε οι Τούρκοι φίλοι και συνεργάτες.
Ο Μίκης Θεοδωράκης πέρασε τα πρώτα του παιδικά χρόνια στη Μυτιλήνη, άρα ο νομός Λέσβου δε θα μπορούσε να απουσιάζει από το προσκλητήριο αυτό. Ο πατέρας του μάλιστα, εργαζόταν στη νομαρχία, στο ίδιο ακριβώς κτήριο που και σήμερα στεγάζεται η Νομαρχιακή Αυτοδιοίκηση Λέσβου.
Η Τουρκία, υποψήφια για ένταξη στην Ευρωπαϊκή Ένωση, προχωράει άλλοτε με σταθερά βήματα και άλλοτε με καθυστερήσεις, ενώ η ελληνική κυβέρνηση δηλώνει –μέχρι και προχθές ακόμη– δια στόματος πρωθυπουργού ότι στηρίζει την ενταξιακή πορεία της γειτονικής χώρας.
Πιστεύω και υποστηρίζω ότι οι αυτοδιοικητικοί θεσμοί έχουν πολύ σημαντικό ρόλο να διαδραματίσουν προς την κατεύθυνση αυτή».
Ας σημειωθεί ότι δεν έχει ακόμα προσδιοριστεί η οριστική ημερομηνία των εκδηλώσεων στη Λέσβο, λόγω του ότι η Τουρκία βρίσκεται σε έντονη προεκλογική περίοδο, στην οποία συμμετέχουν φυσικά και οι εκλεγμένοι στην Τοπική Αυτοδιοίκηση. Πάντως, σύμφωνα με τους πρώτους υπολογισμούς θα πραγματοποιηθεί τέλη Αυγούστου με αρχές Σεπτεμβρίου.
Από αριστερά, οι Suleyman Gencel (δημοσιογράφος συντονιστής), Μανώλης Κάρλας (νομάρχης Σάμου), Μιχάλης Τριανταφυλλίδης, Παύλος Βογιατζής (νομάρχης Λέσβου ), Μίκης Θεοδωράκης, Δημήτρης Μάντικας (αντιδήμαρχος Χίου), Ismail Aynur (δήμαρχος Altinolouk) και Cevat Durak (δήμαρχος Κορδελιού Σμύρνης) πήραν μέρος σε συνέντευξη τύπου για τις πολιτιστικές εκδηλώσεις «Θεοδωράκεια 2007», που θα πραγματοποιηθούν το καλοκαίρι σε παραλιακές περιοχές του Αιγαίου στην Ελλάδα και την Τουρκία.
ΕΜΠΡΟΣ 29 - 6 - 2007
Ο δήμαρχος Χίου, οι νομάρχες Λέσβου και Σάμου, εκπρόσωποι ΟΤΑ του βορείου Αιγαίου αλλά και Τούρκοι εκπρόσωποι ΟΤΑ όπως οι Ismail Aynur δήμαρχος Altinolouk και Cevat Durak δήμαρχος Κορδελιού Σμύρνης, πήραν χθες μέρος σε συνέντευξη τύπου στην Αθήνα για τις πολιτιστικές εκδηλώσεις «Θεοδωράκεια 2007» που θα πραγματοποιηθούν το καλοκαίρι σε παραλιακές περιοχές του Αιγαίου στην Ελλάδα και την Τουρκία.
Στόχος όπως είπαν της πρωτοβουλίας είναι «να στηρίξουμε και διευρύνουμε το θεσμό και να τον μετατρέψουμε σε ένα βήμα διαλόγου και συνεργασίας με τους γείτονες των απέναντι ακτών». Παρών στη συνέντευξη τύπου και ο ίδιος ο Μίκης Θεοδωράκης.
Ο Μίκης όπως είναι γνωστό γεννήθηκε στη Χίο, πέρασε τα πρώτα παιδικά του χρόνια στη Μυτιλήνη, βρέθηκε εξόριστος τα δύσκολα χρόνια του εμφυλίου στην Ικαρία, δηλαδή με δύο λόγια «όργωσε» τα νησιά του βορείου Αιγαίου τα οποία τον θεωρούν πολίτη τους. Σε όλη του τη διαδρομή, ιδιαίτερα τα τελευταία 30 χρόνια, κατέβαλε μεγάλες προσπάθειες, ανέλαβε πρωτοβουλίες, δημιούργησε τις προϋποθέσεις για την ανάπτυξη και εδραίωση καλών σχέσεων μεταξύ των λαών της Ελλάδας και της Τουρκίας.
«Αυτή την προσπάθεια, είπε ο Παύλος Βογιατζής, φιλοδοξούμε με τη δική του αρωγή, στήριξη και συμπόρευση να συνεχίσουμε με την πρωτοβουλία μας αυτή.».
Οι εκδηλώσεις
Ήδη ο δήμος Χίου στις 14 έως 16 Ιουλίου, οργανώνει μια σειρά από εκδηλώσεις στο πλαίσιο των «Θεοδωρακείων» σε συνεργασία με το δήμο του Cesme στην απέναντι ακτή. Η Σάμος σχεδιάζει τη διοργάνωση μιας συνάντησης με θέμα το ρόλο που μπορούν να παίξουν τα ΜΜΕ στην ανάπτυξη των ελληνοτουρκικών σχέσεων, στην αλληλογνωριμία και αλληλοκατανόηση μεταξύ των λαών μας.
Η Λέσβος ανέλαβε την πρωτοβουλία για τη διοργάνωση ενός forum δημάρχων και εκλεγμένων δημοτικών συμβούλων από τις δύο πλευρές, για την εδραίωση μιας τακτικής συνεργασίας και επικοινωνίας, και κοντά σε όλα αυτά η μουσική του μεγάλου Έλληνα συνθέτη που θα ακουστεί και στις δύο πλευρές του Αιγαίου στο πλαίσιο των εκδηλώσεων. «Για φέτος, είπε ο κ. Βογιατζής, στο πλαίσιο των εκδηλώσεων για τα “Θεοδωράκεια” εμείς αναλάβαμε να διοργανώσουμε μια συνάντηση των εκλεγμένων στην Τοπική Αυτοδιοίκηση από την τούρκικη ακτή, καθώς και των δημάρχων και νομαρχών από τα νησιά του Β. Αιγαίου, θέλοντας να συζητήσουμε το ρόλο που πρέπει να διαδραματίσουμε στις νέες συνθήκες που διαμορφώνονται σήμερα».
Και στη Λέσβο
Σύμφωνα πάντα με τον κ. Βογιατζή, «με τους Τούρκους δε γνωριζόμαστε όσο θα έπρεπε ή έστω τόσο, ώστε να μπορούμε να συνεννοούμαστε και να συνεργαζόμαστε χωρίς εμπόδια. Ένα τέτοιο πλαίσιο θα είναι τα «Θεοδωράκεια» από εδώ και μπρος, που θα στηρίζει τις πρωτοβουλίες που θα αναλαμβάνουμε και από τις δύο πλευρές, είτε εμείς, είτε οι Τούρκοι φίλοι και συνεργάτες.
Ο Μίκης Θεοδωράκης πέρασε τα πρώτα του παιδικά χρόνια στη Μυτιλήνη, άρα ο νομός Λέσβου δε θα μπορούσε να απουσιάζει από το προσκλητήριο αυτό. Ο πατέρας του μάλιστα, εργαζόταν στη νομαρχία, στο ίδιο ακριβώς κτήριο που και σήμερα στεγάζεται η Νομαρχιακή Αυτοδιοίκηση Λέσβου.
Η Τουρκία, υποψήφια για ένταξη στην Ευρωπαϊκή Ένωση, προχωράει άλλοτε με σταθερά βήματα και άλλοτε με καθυστερήσεις, ενώ η ελληνική κυβέρνηση δηλώνει –μέχρι και προχθές ακόμη– δια στόματος πρωθυπουργού ότι στηρίζει την ενταξιακή πορεία της γειτονικής χώρας.
Πιστεύω και υποστηρίζω ότι οι αυτοδιοικητικοί θεσμοί έχουν πολύ σημαντικό ρόλο να διαδραματίσουν προς την κατεύθυνση αυτή».
Ας σημειωθεί ότι δεν έχει ακόμα προσδιοριστεί η οριστική ημερομηνία των εκδηλώσεων στη Λέσβο, λόγω του ότι η Τουρκία βρίσκεται σε έντονη προεκλογική περίοδο, στην οποία συμμετέχουν φυσικά και οι εκλεγμένοι στην Τοπική Αυτοδιοίκηση. Πάντως, σύμφωνα με τους πρώτους υπολογισμούς θα πραγματοποιηθεί τέλη Αυγούστου με αρχές Σεπτεμβρίου.
Από αριστερά, οι Suleyman Gencel (δημοσιογράφος συντονιστής), Μανώλης Κάρλας (νομάρχης Σάμου), Μιχάλης Τριανταφυλλίδης, Παύλος Βογιατζής (νομάρχης Λέσβου ), Μίκης Θεοδωράκης, Δημήτρης Μάντικας (αντιδήμαρχος Χίου), Ismail Aynur (δήμαρχος Altinolouk) και Cevat Durak (δήμαρχος Κορδελιού Σμύρνης) πήραν μέρος σε συνέντευξη τύπου για τις πολιτιστικές εκδηλώσεις «Θεοδωράκεια 2007», που θα πραγματοποιηθούν το καλοκαίρι σε παραλιακές περιοχές του Αιγαίου στην Ελλάδα και την Τουρκία.
ΕΜΠΡΟΣ 29 - 6 - 2007
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
12 Aralık 2004 Pazar
Yerel basının evrensel önemi
O kadar önemlidir ki yerel basın.. Ulusal basının her köşeye yetişmesi, hele doyurucu ulaşması mümkün değil. Boşluğu yerel medya doldurur. Yerel arzuları o doyurur. Yerel sorunlara o parmak basar.. Uygar ülkelerin hangisinde hangi kente giderseniz gidin, bir güçlü yerel gazete, birkaç yerel televizyon istasyonu bulursunuz.
Ben gazeteciliğe Ankara'da, yerel bir gazete, Yeni Gün'de başladım. Üç güçlü gazetesi vardı başkentin.. Başkaları da vardı da, bu üçü bayağı etkiliydi. Bizim Yeni Gün.. Zafer ve Ulus.. Üçü de okuldu bunların üstelik.. Ne büyük gazeteciler bu okuldan mezundur, bugün..
Şimdi Ankara'da yerel basın var mı bilmem. Varsa da bana ulaşmıyor..
Direnen, kafa tutan, ayakta duran İzmir.. Yeni Asır, bu ülkede "Yerel" deyince akla gelen ilk isim.. Erol Simavi, imparatorluk günlerinde dert yanmıştı..
"Hıncal, satış rekorları kırıyorum. Türkiye'nin hangi bayisine gidersen git, en çok satan gazete Hürriyet'tir.. Görürsün.. Bir tek İzmir'de Yeni Asır benim önümde.. Onu geçemedim."
Bir İstanbul gazetesi alan İzmirli'nin ikinci gazetesi idi, Yeni Asır mutlak.. Çünkü müthiş bir gazeteydi. Yerelliğin ruhunu yakalamıştı. İzmir ve civarında ne olup bittiğini yazardı. Dahası İzmirliler'i izlerdi. Diyelim İzmirli bir futbolcu, Diyarbakır'a transfer mi oldu, her hafta onun maçlarını haber yapardı. Bizim Memo ve Hido haberleri yaptığımız gibi..
İzmir'e indim mi, ilk işim bir Yeni Asır olmak olurdu, herkes gibi.. Ne var, ne yok?.. Yeni Asır'da..
Erol Bey, Yeni Asır'ı çökertmek için, gazeteyi nerdeyse mürettip ve musahhihlerine kadar transfer edip Ekspres'i çıkarmıştı İzmir'de o zaman.. Başaramadı. Yeni Asır kurumsallaşmıştı. Tüm gidenlere rağmen ayakta kaldı. Başlığı hariç her yeri Yeni Asır olan Ekspres satmadı. Kapandı.
Yeni Asır şimdi Osman Gencer yönetiminde İstanbul gazetelerine örnek olacak mükemmellikte devam ediyor. Müthiş, ama gerçekten müthiş bir gazete çıkarıyorlar. Bugün sadece İzmir'in değil, tüm Ege'nin gaze- tesi konumundalar.
Her gün okuyorum.. Tiryakilik oldu artık..
Ama bu yazımın sebebi Yeni Asır değil.. Kardeş gazete var önümde.. Haber Ekspres.. Sürmanşetinde "4 yaşndayız, gururla kutluyoruz" yazıyor.. Ben de kutluyorum Ekspresçiler, ben de.. Konak Pier günlerinde çok atıştık sizinle.. O ayrı.. Gazetecilikte fikir savaşları hep olacaktır. Olmasa bir gazete yeterdi dünyaya..
Bir yerel gazeteyi yaratma ve yaşatmanın güçlüklerini en iyi bilenlerdenim.. Heyecan.. Coşku.. Sevinç.. Ama bir yandan da endişe.. Başaracak mıyız?.. Tutacak mı?..,
Dördüncü yıla gelmişsen eğer iş bitmiştir..
İzmir'de baskı yapan, Ege ilaveleri veren büyük gazetelere, hele hele, Yeni Asır gibi on yıllardır İzmir'i domine eden bir dev rakibe rağmen, doğmak, büyümek ve yaşam hakkını elde etmek nasıl bir zaferdir, iyi anlarım..
Ekspres'in genç ekibi..
Süleyman Gençel ve arkadaşları.. Hepinizi yürekten kutluyorum..Nice 4 yıllara..
Ve de darısı Ankara'nın başına!..
SABAH 12 - 12 - 2004 (Hıncal Uluç)
Ben gazeteciliğe Ankara'da, yerel bir gazete, Yeni Gün'de başladım. Üç güçlü gazetesi vardı başkentin.. Başkaları da vardı da, bu üçü bayağı etkiliydi. Bizim Yeni Gün.. Zafer ve Ulus.. Üçü de okuldu bunların üstelik.. Ne büyük gazeteciler bu okuldan mezundur, bugün..
Şimdi Ankara'da yerel basın var mı bilmem. Varsa da bana ulaşmıyor..
Direnen, kafa tutan, ayakta duran İzmir.. Yeni Asır, bu ülkede "Yerel" deyince akla gelen ilk isim.. Erol Simavi, imparatorluk günlerinde dert yanmıştı..
"Hıncal, satış rekorları kırıyorum. Türkiye'nin hangi bayisine gidersen git, en çok satan gazete Hürriyet'tir.. Görürsün.. Bir tek İzmir'de Yeni Asır benim önümde.. Onu geçemedim."
Bir İstanbul gazetesi alan İzmirli'nin ikinci gazetesi idi, Yeni Asır mutlak.. Çünkü müthiş bir gazeteydi. Yerelliğin ruhunu yakalamıştı. İzmir ve civarında ne olup bittiğini yazardı. Dahası İzmirliler'i izlerdi. Diyelim İzmirli bir futbolcu, Diyarbakır'a transfer mi oldu, her hafta onun maçlarını haber yapardı. Bizim Memo ve Hido haberleri yaptığımız gibi..
İzmir'e indim mi, ilk işim bir Yeni Asır olmak olurdu, herkes gibi.. Ne var, ne yok?.. Yeni Asır'da..
Erol Bey, Yeni Asır'ı çökertmek için, gazeteyi nerdeyse mürettip ve musahhihlerine kadar transfer edip Ekspres'i çıkarmıştı İzmir'de o zaman.. Başaramadı. Yeni Asır kurumsallaşmıştı. Tüm gidenlere rağmen ayakta kaldı. Başlığı hariç her yeri Yeni Asır olan Ekspres satmadı. Kapandı.
Yeni Asır şimdi Osman Gencer yönetiminde İstanbul gazetelerine örnek olacak mükemmellikte devam ediyor. Müthiş, ama gerçekten müthiş bir gazete çıkarıyorlar. Bugün sadece İzmir'in değil, tüm Ege'nin gaze- tesi konumundalar.
Her gün okuyorum.. Tiryakilik oldu artık..
Ama bu yazımın sebebi Yeni Asır değil.. Kardeş gazete var önümde.. Haber Ekspres.. Sürmanşetinde "4 yaşndayız, gururla kutluyoruz" yazıyor.. Ben de kutluyorum Ekspresçiler, ben de.. Konak Pier günlerinde çok atıştık sizinle.. O ayrı.. Gazetecilikte fikir savaşları hep olacaktır. Olmasa bir gazete yeterdi dünyaya..
Bir yerel gazeteyi yaratma ve yaşatmanın güçlüklerini en iyi bilenlerdenim.. Heyecan.. Coşku.. Sevinç.. Ama bir yandan da endişe.. Başaracak mıyız?.. Tutacak mı?..,
Dördüncü yıla gelmişsen eğer iş bitmiştir..
İzmir'de baskı yapan, Ege ilaveleri veren büyük gazetelere, hele hele, Yeni Asır gibi on yıllardır İzmir'i domine eden bir dev rakibe rağmen, doğmak, büyümek ve yaşam hakkını elde etmek nasıl bir zaferdir, iyi anlarım..
Ekspres'in genç ekibi..
Süleyman Gençel ve arkadaşları.. Hepinizi yürekten kutluyorum..Nice 4 yıllara..
Ve de darısı Ankara'nın başına!..
SABAH 12 - 12 - 2004 (Hıncal Uluç)
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
26 Mayıs 2004 Çarşamba
Küresel BAK'tan İzmir'de panel
Küresel BAK tarafından 14 Mayıs’da İzmir’de yapılan "Savaş, Irak İşgali ve Medya" başlıklı panele konuşmacı olarak gazeteci Ragıp Duran, Haber Ekspres gazetesinden Süleyman Gençel ve Küresel BAK’tan Tayfun Mater katıldı.
Ragıp Duran 1. Körfez Savaşı, Irak İşgali ve Tezkere konuları üzerinde konuşarak medyanın genel olarak savaştan yana yer aldığını söyledi. Medyanın egemenlerden yana taraf olmasının savaş dönemlerinde daha da yükseldiğini anlattı. Ragıp Duran daha sonra Küresel BAK'ın savaş ve işgal karşıtlığını makul ve olumlu bulduğunu da belirtti.
Süleyman Gençel, özellikle Türk-Yunan ilişkileri ve Kıbrıs konularında medyanın nasıl kışkırtıcı bir role sahip olduğunu kendi deneylerine de dayanarak anlattı. Büyük sermaye gruplarının gazetelerinin dışında İzmir'in iki yerel gazetesinden biri olan Haber Ekspres gazetesinin savaş karşıtı seslere sürekli yer vermeye çalıştığını belirtti.
Tayfun Mater ise Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu ve Küresel BAK'ın kuruluş ve gelişme süreçlerini anlatarak, bu süreçte medyanın tutumuna ilişkin gözlemlerini anlattı. Mater, Küresel BAK'ın savaşa ve işgale karşı çıkan tüm bireyleri kapsayan geniş bir birlik olma çabasında olduğunu da anlattı.
SOSYALİST İŞÇİ 26 - 05 - 2004
Ragıp Duran 1. Körfez Savaşı, Irak İşgali ve Tezkere konuları üzerinde konuşarak medyanın genel olarak savaştan yana yer aldığını söyledi. Medyanın egemenlerden yana taraf olmasının savaş dönemlerinde daha da yükseldiğini anlattı. Ragıp Duran daha sonra Küresel BAK'ın savaş ve işgal karşıtlığını makul ve olumlu bulduğunu da belirtti.
Süleyman Gençel, özellikle Türk-Yunan ilişkileri ve Kıbrıs konularında medyanın nasıl kışkırtıcı bir role sahip olduğunu kendi deneylerine de dayanarak anlattı. Büyük sermaye gruplarının gazetelerinin dışında İzmir'in iki yerel gazetesinden biri olan Haber Ekspres gazetesinin savaş karşıtı seslere sürekli yer vermeye çalıştığını belirtti.
Tayfun Mater ise Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu ve Küresel BAK'ın kuruluş ve gelişme süreçlerini anlatarak, bu süreçte medyanın tutumuna ilişkin gözlemlerini anlattı. Mater, Küresel BAK'ın savaşa ve işgale karşı çıkan tüm bireyleri kapsayan geniş bir birlik olma çabasında olduğunu da anlattı.
SOSYALİST İŞÇİ 26 - 05 - 2004
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
28 Nisan 2002 Pazar
ÇGD'den RTÜK yasa tasarısına hayır
Çağdaş Gazeteciler Derneği İzmir Şubesi'nden, yeni RTÜK Yasa Tasarısı'na tepki geldi. Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Gençel, yeni yasanın kabul edilemez olduğunu söyledi.
Gençel, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, TBMM gündemine gelen RTÜK Yasa Tasarı'sının haber alma, düşünce ve ifade özgürlüğüne çağdışı bir kısıtlama getirdiğini belirterek, "Yeni yasa, 9 üyesinden 7'sinin hükümet tarafından seçildiği, dolayısıyla iktidarın denetimine ve baskısına açık yapısı ile, yaptırımlara neden olacak suç kapsamına giren kriterlerin yoruma ve istismara son derece açık olması ile çağdaş dünyanın özgür iletişim kanalı olan internete getirdiği kısıtlama ve yasaklarla, yüksek cezai yaptırımlarıyla var olma savaşı veren yerel yayın organlarının yaşamlarına yönelik ciddi tehdit oluşturmasıyla özellikle kabul edilemezdir" dedi.
Düşünce, ifade ve haber alma özgürlüklerine sahip çıkarak, RTÜK Yasa Tasarısı'nın bu haliyle yasalaşmasına 'hayır' dediklerini belirten Gençel, "Öncelikle İzmir milletvekillerini ve TBMM'nin değerli üyelerini duyarlı davranmaya çağırıyoruz" dedi.
HABER VİTRİNİ 28 - 04 - 2002
Gençel, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, TBMM gündemine gelen RTÜK Yasa Tasarı'sının haber alma, düşünce ve ifade özgürlüğüne çağdışı bir kısıtlama getirdiğini belirterek, "Yeni yasa, 9 üyesinden 7'sinin hükümet tarafından seçildiği, dolayısıyla iktidarın denetimine ve baskısına açık yapısı ile, yaptırımlara neden olacak suç kapsamına giren kriterlerin yoruma ve istismara son derece açık olması ile çağdaş dünyanın özgür iletişim kanalı olan internete getirdiği kısıtlama ve yasaklarla, yüksek cezai yaptırımlarıyla var olma savaşı veren yerel yayın organlarının yaşamlarına yönelik ciddi tehdit oluşturmasıyla özellikle kabul edilemezdir" dedi.
Düşünce, ifade ve haber alma özgürlüklerine sahip çıkarak, RTÜK Yasa Tasarısı'nın bu haliyle yasalaşmasına 'hayır' dediklerini belirten Gençel, "Öncelikle İzmir milletvekillerini ve TBMM'nin değerli üyelerini duyarlı davranmaya çağırıyoruz" dedi.
HABER VİTRİNİ 28 - 04 - 2002
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
16 Nisan 2002 Salı
Hiçbirşey olmuyor
1990 yılıydı. 23 yaşındaydım. Yeni Asır gazetesinde harika çocuk olarak çalışıyordum. İyi para alıyordum ve hepsini gazetenin yanındaki otelin barında harcıyordum. Akşam 8-11 arası ve 12'den zıbarana kadar. Arada gazeteye dönüp baskıyı kontrol etmek gerekiyordu.
Bütün bunları Süleyman'la beraber yapıyordum. O benim ekürimdi. Gazetenin diğer harika çocuğu. Gerçi eşek kadar herifti, benden 4-5 yaş büyük. İstanbul'dan gelmişti. Biraz havalardaydı ilk başta. Yok iki üniversite bitirmiş, yok Boğaziçi Tarih'te mastır yapıyormuş, yok bilmemkaç dil biliyormuş, şöyle kültürlüymüş, böyle sporcuymuş. İngilizce ve Yunancayı iyi konuşuyordu, Almanca, Fransça ve Arapça bildiğini de iddia ediyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ama atıyordu. Neyse, Güngör Mengi bulmuş bunu, iknâ edip postalamışlar İzmir'e. O sırada gazetede yine operasyon var tabii. (Yeni Asır, uç beyliği gibiydi. Ortalama yılda iki defa yönetim değişirdi. Ben yedi yılda üç genel müdür, beş genel yayın yönetmeni, bilmemkaç yazı işleri müdürü gördüm.)
Dediğim gibi, bu Süleyman'ı da vaatlerle kandırıp şutlamışlar. Eleman geldi, şaşırdı. Kasılıp kaldı İzmir'de. Bir tek benimle konuşuyordu. Doğal seçilimden korunmak için mecburen anlaştık. İyi dost olduk. Ona "Sulu" diyordum.
Herif çatlaktı. Ben de normal sayılmazdım. Bütün gün deli gibi çalışıyor, bir sürü yazı düzeltiyor, sayfa çiziyor, onları yapıyor, resim seçiyor, pikaja, montaja bile burnumuzu sokuyorduk. Birbirimize sürekli küfrediyor, birer karış sakal ve tuhaf kıyafetlerle gazetenin içinde dolaşıp duruyorduk. Akşam da sünger gibi içiyorduk. (Ben artık soya eti gibi içiyorum, bu kazma ise evlendi. Ha, bu arada, sosyopat herif, çocuğu olunca oğlanın adını Sanal koydu.)
***
Cuma akşamı taşra baskısını hazırlayıp Sulu'yla Karaca Oteli'nin barına yollandık. Çoğu insanın aksine, Cuma gecesinin diğerlerinden farkı yoktu bizim için. Amerikan bardaki yerlerimize çöktük. İkimiz de sokağı gören camın önünde, barın kısa kenarında oturmayı tercih ediyorduk. Sırtımızı cama dönüyor ve görüş alanımıza kül tablaları, içki şişeleri, bir de barmen İskender'den başka birşey girmemesine dikkat ediyorduk. Barmen İskender komik biriydi. Genç Ali Rıza Binboğa'ydı. Onu Skender diye çağırıyorduk.
"Skender," dedim, "biz geldik. Gardını al."
Sırıtarak ellerini kaldırıp teslim oldu. Garddan anladığı buydu. Süleyman'la ona bakakaldık. Birbirimize dönüp güldük. Bu geceyi de kurtarmış, sebebimizi bulmuştuk... İskender'in durumunun umutsuzluğuna içebilirdik.
Süleyman'ın bir şişe cini, benim de bir şişe votkam olurdu daima. İkisi de Tekel marka. Sadece buzla içerdik. Genellikle gecede yarımşar şişe, bazen birer. Ve aralıksız sigara. Yemek yemezdik. Sadece Skender'in önümüze sürdüğü çiğ sebzeler... Şampanya bardağında havuç, salatalık. Katır-kutur… Süleyman yeşil zeytin severdi. Benden de sürekli sigara otlanırdı. Sebebini anlamazdım. Aynı parayı alıyorduk. Üzerinde durmazdım ama.
Skender votkayla cini verdi. "Oğlum Skender," dedim, "bu ne lan? Ben votka mı istedim? Ne içiyorsunuz, diye sorsana. Ne biçim barmensin?!"
O gün çok yorulmamıştım, keyfim yerindeydi ve bunun suçlusu barmendi. Ama Skender, şaka kaldırırdı. İsterse kaldırmasın, maaşı kadar bahşiş alıyordu bizden. Sırıttı:
"- Ne içiyoruz?"
"- Seni bilmem, ben ayriş kafi istiyorum."
Skender şaşırdı:
"- Abi neskâfi var, Türk kahvesi var."
"- Oğlum Skender, senden adam olmaz. Ayriş kafi diyorum. Barmen misin, hırt mısın! Ayriş kafi ne demek bilmiyor musun?"
Süleyman cinini içiyordu. Bir sigara yaktı. Bense boş gevezelikle uğraşıyordum. Salak enerjisi.
Skender bu arada ölü balık gibi bakmaya başlamıştı.
"- Bilmiyorum abi."
"- Bilmiyorsan sor o zaman."
"- Ne demek abi o dediğin?"
"- İrlanda kahvesi oğlum. Viskiyle, kremayla yapılıyor."
Reçeteyi almıştı Skender. Rahatladı.
"- Yaparız abi, sen iste…"
"- Yap bana bi tane ayriş kafi Skender."
"Hemen abi", deyip önümdeki dolu buzlu votka bardağına uzandı.
"- O kalsın Skender. Senden o. Cezanı çek. Hadi bakayım, güzel filtre kahveye İrlanda viskisi katacaksın iki parmak, restorandan krem şanti de al. Elinle koyma sakın."
Skender'i kadrajımdan çıkarıp bir dikişte votkanın yarısını içtim, içinde olmasını istemediğim limonu kabuğuyla ağzıma attım, çiğnedim, hepsini çalkalayıp yuttum, bir sigara yaktım ve Süleyman'a döndüm. Bana bakarak havuç kemiriyordu. Ağzında aynı anda çamfıstığı, cin, buz kırığı, havuç parçaları, sigara dumanı, psikopat bir sırıtış ve söyleyecek söz bulundurabilen fazla sayıda adam olmadığını düşündüm. Sulu'nun değerini bilmeliydim. "Naber lan?" dedim.
"- N'oldu oğlum, stajyer tamam mı?"
"- Değil… Ne stajyeri be?"
"- Salak, yeni kız pas atıyor sana."
"- Herkese atıyor. Salak sensin… Hiç Burroughs okudun mu?
"- Ne alâkası var ya?"
"- Bi alâkası yok. Konuyu sevmedim."
"- Okudum tabii."
"- İyi."
Ağzına bir salatalık dilimi attı, onu kemirirken kalan cini devirdi, bunları yutmadan bardaktaki buzları da ağzına sızdırdı ve onları kırarken sigarasından bir nefes çekti. Bir yandan da sırıtıyordu. Nasıl yaptığını anlamıyordum. Ağzı mutfak robotu gibiydi.
Bakarken dayanamayıp güldüm ve votkamı bitirdim. Cebimden demir para çıkardım, diğer elimi devreye sokmadan barın üzerine dikip fiskeyi vurdum. Dönerken ikimiz de baktık. Para düştü, durdu. Yazı. "Skender" diye bağırdım.
Barın arkasında diğer uçta saat tamir eder gibi Irish Coffee yapmakta olan Skender doğruldu. Gülerek baktı. O mu çok salaktı, bizim halimiz mi trajikomikti…
Parmaklarımla "iki" yaptım. Tabii ki anlamadı. Aynı işaretle karşılık verdi. Onunki zafer anlamındaydı. Evet, bizim durumumuzda birşey yoktu… O çok salaktı.
Sabırla "Skender, içki" dedim. Gururla yanaştı. Önüme bir fincan koydu. İçinde sütlü kahve renginde bir sıvı vardı. Başımı kaldırdım, pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. "Bu ne Skender?" diye sordum. Cevabı biliyordum.
"- Ayliş kafi."
Sulu midesinden gelen kahkaha basıncına dayanamadı, zeytin, havuç, çiğnenmiş buz karışımını bara püskürttü.
Süper herifti Skender.
"- Ayliş değil, ayriş. Hem bunun neresi ayriş kafi oğlum, fincan mı İrlanda'dan?"
"- Aynen tarif ettiğin gibi yaptım abi… Aaay-nen!"
"- Oğlum krem şanti dedik, süt mü koydun içine?"
"- Yok abi, krem şanti koydum iki kaşık, karıştırdım da iyicene…"
"- Karıştırılır mı hiç kaz herif! Kahvenin içine viskiyi dökecen, üstüne kremayı koyup getirecen. Olur mu böyle ayriş kafi?"
"- Ne biliyim ben abicim ya? Karıştırma demedin ki…"
"- Sen de bana 'Abi yüzüme vurma' demedin. Bu yüzden şimdi burnuna bi tane indiğimde 'niye' diye sorma.
"- ………"
"- Kazma herif yaa… Ver ordan votka. Bununla da bulaşık yıkarsın. Hesaba yazayım deme."
"- Ayıp ediyosun abi."
"- Votkaya limon koyma… "
***
Beşer tane içip saçma sapan şeylerden lafladıktan sonra telefon geldi. Gazeteye döndük. Yazı İşleri Müdürü odasındaydı. Kapısını kapatmış, sigara içerek telefonla konuşuyordu. Suratından düşen bin parçaydı. Standart durum. Karısı olmalıydı. KarIsıyla sorunları vardı. Sevgilisiyle de tabii. Kadınlarla hep sorunları olurdu. Onlara şak diye doğruyu söylemek için fazla yumuşaktı. Sonuçta kabak hep bunun başına patlar, geceyarılarına kadar gazetede oturup telefonda fırça yer, dert anlatırdı. Mutsuzdu. İyi adamdı. Dayım olurdu.
Neyse, onu sigara içerken görünce hemen biz de birer tane yaktık. Binada sigara içmek yasaktı. Hatta, bu gerzekliğin Türkiye'de ilk başladığı yerdi Yeni Asır. Süleyman'la ben önemsemezdik. Gerzek değildik.
Basılan gazeteyi kontrol ettik. Şehir baskısına yapılacak ilâveleri gözden geçirdik. Bara dönmeden önce dayımın odasına uğrayıp sigara otlanmaya karar verdik.
Kapıyı açtık. Dayımın yüzü aydınlandı.
"- Eee çocuklar… Bu gece ne yapıyoruz?"
Birbirimize bakıp güldük...
"Munlayt en vodka" dedim. Süleyman ekledi:
"- Bili cin."
Bizimki birşey anlamamıştı. "İçiyoruz" dedim, "ben votka, Sulu az cin…"
"- Az mı? Niye az?"
Bu adama esprinin yanında prospektüs vermek lazımdı. Süleyman "Gidelim Kris" dedi ve dayıma döndü:
"- Sen de gel."
"- Nereye?"
"- Santana Pavyonu'na…"
Dayım, Mustafa Topaloğlu bakışıyla kalakaldı.
"- Nereye olacak, Karaca'ya."
"Tamam," dedi, "size nasıl içileceğini göstereyim."
Süleyman'ın ağzında sigara dumanı, salyası ve kemirdiği tırnağından başka birşey yoktu. Gülerken sadece onları püskürttü. Yunanca birşeyler geveledi. Kafayı bulmaya başlamıştı. Sarhoş olunca bildiği yabancı dillerden tuhaf bir kokteyl yapar, laf diye ortaya söylerdi.
"Şeref duyarız, diyor" dedim, "gidelim. Senden öğreneceğimiz çok şey var."
Dayım "Gidelim arkadaşlar," dedi, "gününüzü göstereyim."
***
İki buçuk saat sonra Süleyman'la ben birer şişeyi devirmiş, dayımın karısıyla, evlâtlarıyla, sevgilisiyle, patronuyla ve diğer gazete yöneticileriyle olan sorunlarının hepsini öğrenmiştik. Birazdan çocukluğunu anlatmaya başlayacaktı.
Süleyman'a döndüm, kafayı bara yaslamış kestiriyordu. Bir yandan havuç çiğnediğini farkettim, o sırada burnundan sigara dumanı saldı. Acayip bir herifti. O uyurken ağzında vardiya değişiyordu sadece… Bu sırada yerinde kaykılan dayımdan şöyle bir ses çıktı:
"- Yaaaa-hşşşteble."
Barda sakil durmaya başlamıştık. Birşeyler yapmalıydım:
"- Lobideki masalardan birine geçelim mi artık?"
Süleyman kafasını kaldırıp itiraz etti:
"- Niye ya, iyi burası…"
"- Sulu, yanındaki müşteri, ara sıra aranızdaki çukur şeye sigarasının külünü silkmek istiyor. Ama içinde kafan olduğu için bunu yapamıyor. Seni uyandırmak istemediği için de yarım saattir sigara yakamıyor."
Süleyman ayağa kalktı, yanındaki kadına ters ters bakarak diğer uca yürüdü. Aralıktan geçip barın arkasına girdi. Bir yandan fermuarını açıyordu. İki adım attı, Skender'le burun buruna geldi. Önce boş boş baktı, sonra tanıdı ve döndü. Barın arkasından çıkıp tuvaletin gerçek yerine yöneldi. Giderken Skender'e seslendi:
"- Bınıbijinvr."
Durum matraklaşmıştı. Süleyman, olmuştu iyice. Laflarını çevirmek zorundaydım:
"- Cin ver oğlum Süleyman abine. Rusça bilmiyo musun sen? Bana da votka."
"- Abi şişen bitti. Yenisini açayım mı?"
"- Yok Skender, açma. Madem bitti votka, o zaman sen bana Altın Likörü aç bi şişe. Hamdi Abi'ye de bi Tom Collins yap."
"- ………."
"- Yaaa! Uğraşma oğlum benimle. Lafla çizerim seni. Açığını biliyorum. Kokteyl siparişi verdirtme bana."
Süleyman geri döndü. İşeyince kendine gelmişti. Çabuk pes ettiğini görmemiştim zaten. "Fermuarını kapat" dedim. Sırıttı, kapattı, oturdu.
"- Skender, cin."
Canlanmıştı. Yanındaki kadına döndü:
"- Size bi içki ikram edeyim."
Kadın güldü:
"- İyi olur."
Süleyman bir dikişte cinin dörtte üçünü içti, bardağı kadının önüne itti. Uzanıp kadının önündeki paketten bir sigara aldı, kadının çakmağıyla yaktı, ağzına birkaç fıstık ve bir zeytin attı. Sigaradan derin bir nefes çekti, hepsini çiğnerken kadına sırıttı. Derhal lobiye geçmeliydik.
Kadın, hedefe ulaşana kadar alttan almaya kararlıydı.
"- Gazetecisiniz herhalde…"
Süleyman "hı hı" derken ağzından bir parça fırlayıp kadının boynuna yapıştı. Süleyman işaret parmağını yaladı, ıslak ucuyla parçayı kadının boynundan aldı ve ağzına attı. Sonra kadının önündeki bardağı işaret etti:
"- İçiyor musunuz?"
Cevap beklemeden kalan yudumu bitirdi, seslendi:
"- Skender, iki cin, çerez ve havuç."
Dayımdan bir horultu yükseldi.
Kadın "Muhabir misiniz?" diye sordu. Süleyman hıçkırdı.
"Şu anda haber" dedim, "Skender, biz lobiye geçiyoruz. Hanfendi kalıyor. Sen kapatmıyor musun hâlâ?"
"- Birazdan abi."
"- İyi, bizim teşkilâtı kur da geçelim. Birer de ayriş kafi yap bize, koy sehpaya."
Skender masaya bolca zeytin, havuç, çerez götürdü. Ardından iki buz kovası, birer şişe cin, votka, rakı, su, üç de kültablası…
Lobideki rahat koltuğa kendimi attım. Saat dörde geliyordu. Skender biraz sonra Irish Coffee müsvettelerini getirdi, masaya bıraktı. Bu sefer karıştırmamıştı. Sağ elinin üzerinde ve ağzının kenarında krem şanti vardı. Beş dakika sonra "iyi sabahlar" deyip gitti.
Süleyman ayıktı. Hemingway'den, London'dan filan konuştuk. Gaza gelip hızlı içmeye başlamıştık. Bu yüzden, laf Mishima'ya gelince mevzuyu değiştirmeyi tercih ettim… Süleyman Fukuyama'dan bahsederken iyice sıkılmaya başlamıştım.
***
İğrenç bir uğultu ve vınlamayla uyandım. Bir şey ayaklarıma vuruyordu. Saldıran yaratığı görmek için doğruldum ve aşağı baktım. Elektrikli süpürgeydi. Yandan ses geldi:
"- Ayakları galdırın."
Ayaklarımı kaldırdım, kadın sehpanın altını iyice aldı. Sonra, sehpaya ayaklarını uzatarak sızmış olan Süleyman'ı kaldırdım. Kafası beton gibiydi. Dayımı kaldıramadık. Efes Oteli'nin önündeki taksi durağına taşıdık, bindirip gönderdik. Süleyman da arkadaki taksiye bindi. Şoför sordu:
"- Abi ne tarafa?"
Süleyman konuşamıyordu. Hatta kafasını kaldıramıyordu. Kaşlarını kaldırarak alnıyla ileriyi işaret etti.
"Karşıyaka'ya" dedim, "vapur iskelesinin önünde bırak. Gider o."
Güneş yükselirken taksiyle ayrı yönlere ilerledik. Evim yakındı. Sokakta insanlar vardı. İşe gidiyorlardı. Az ileride adamın biri simit ve boyoz satıyordu. Bir kadın yanaştı, birşeyler söyleyip para uzattı. Adam, iki bol yağlı boyozu, önceki gün yaptığım dış haberler sayfasına sararak kadına verdi. Yürümeye devam ettim. Dört-beş saat sonra işte olmalıydım. Uğraşacak dört-beş sayfam vardı. Süleyman'ın da öyle…
Gazetenin harika çocuklarıydık. Harika bir hayatımız vardı.
***
İki yıl sonra gazeteciliği bıraktım. İyi oldu.
http://www.batug.com/ 16 - 04 - 2002 (Batuğ Evcimen)
Bütün bunları Süleyman'la beraber yapıyordum. O benim ekürimdi. Gazetenin diğer harika çocuğu. Gerçi eşek kadar herifti, benden 4-5 yaş büyük. İstanbul'dan gelmişti. Biraz havalardaydı ilk başta. Yok iki üniversite bitirmiş, yok Boğaziçi Tarih'te mastır yapıyormuş, yok bilmemkaç dil biliyormuş, şöyle kültürlüymüş, böyle sporcuymuş. İngilizce ve Yunancayı iyi konuşuyordu, Almanca, Fransça ve Arapça bildiğini de iddia ediyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ama atıyordu. Neyse, Güngör Mengi bulmuş bunu, iknâ edip postalamışlar İzmir'e. O sırada gazetede yine operasyon var tabii. (Yeni Asır, uç beyliği gibiydi. Ortalama yılda iki defa yönetim değişirdi. Ben yedi yılda üç genel müdür, beş genel yayın yönetmeni, bilmemkaç yazı işleri müdürü gördüm.)
Dediğim gibi, bu Süleyman'ı da vaatlerle kandırıp şutlamışlar. Eleman geldi, şaşırdı. Kasılıp kaldı İzmir'de. Bir tek benimle konuşuyordu. Doğal seçilimden korunmak için mecburen anlaştık. İyi dost olduk. Ona "Sulu" diyordum.
Herif çatlaktı. Ben de normal sayılmazdım. Bütün gün deli gibi çalışıyor, bir sürü yazı düzeltiyor, sayfa çiziyor, onları yapıyor, resim seçiyor, pikaja, montaja bile burnumuzu sokuyorduk. Birbirimize sürekli küfrediyor, birer karış sakal ve tuhaf kıyafetlerle gazetenin içinde dolaşıp duruyorduk. Akşam da sünger gibi içiyorduk. (Ben artık soya eti gibi içiyorum, bu kazma ise evlendi. Ha, bu arada, sosyopat herif, çocuğu olunca oğlanın adını Sanal koydu.)
***
Cuma akşamı taşra baskısını hazırlayıp Sulu'yla Karaca Oteli'nin barına yollandık. Çoğu insanın aksine, Cuma gecesinin diğerlerinden farkı yoktu bizim için. Amerikan bardaki yerlerimize çöktük. İkimiz de sokağı gören camın önünde, barın kısa kenarında oturmayı tercih ediyorduk. Sırtımızı cama dönüyor ve görüş alanımıza kül tablaları, içki şişeleri, bir de barmen İskender'den başka birşey girmemesine dikkat ediyorduk. Barmen İskender komik biriydi. Genç Ali Rıza Binboğa'ydı. Onu Skender diye çağırıyorduk.
"Skender," dedim, "biz geldik. Gardını al."
Sırıtarak ellerini kaldırıp teslim oldu. Garddan anladığı buydu. Süleyman'la ona bakakaldık. Birbirimize dönüp güldük. Bu geceyi de kurtarmış, sebebimizi bulmuştuk... İskender'in durumunun umutsuzluğuna içebilirdik.
Süleyman'ın bir şişe cini, benim de bir şişe votkam olurdu daima. İkisi de Tekel marka. Sadece buzla içerdik. Genellikle gecede yarımşar şişe, bazen birer. Ve aralıksız sigara. Yemek yemezdik. Sadece Skender'in önümüze sürdüğü çiğ sebzeler... Şampanya bardağında havuç, salatalık. Katır-kutur… Süleyman yeşil zeytin severdi. Benden de sürekli sigara otlanırdı. Sebebini anlamazdım. Aynı parayı alıyorduk. Üzerinde durmazdım ama.
Skender votkayla cini verdi. "Oğlum Skender," dedim, "bu ne lan? Ben votka mı istedim? Ne içiyorsunuz, diye sorsana. Ne biçim barmensin?!"
O gün çok yorulmamıştım, keyfim yerindeydi ve bunun suçlusu barmendi. Ama Skender, şaka kaldırırdı. İsterse kaldırmasın, maaşı kadar bahşiş alıyordu bizden. Sırıttı:
"- Ne içiyoruz?"
"- Seni bilmem, ben ayriş kafi istiyorum."
Skender şaşırdı:
"- Abi neskâfi var, Türk kahvesi var."
"- Oğlum Skender, senden adam olmaz. Ayriş kafi diyorum. Barmen misin, hırt mısın! Ayriş kafi ne demek bilmiyor musun?"
Süleyman cinini içiyordu. Bir sigara yaktı. Bense boş gevezelikle uğraşıyordum. Salak enerjisi.
Skender bu arada ölü balık gibi bakmaya başlamıştı.
"- Bilmiyorum abi."
"- Bilmiyorsan sor o zaman."
"- Ne demek abi o dediğin?"
"- İrlanda kahvesi oğlum. Viskiyle, kremayla yapılıyor."
Reçeteyi almıştı Skender. Rahatladı.
"- Yaparız abi, sen iste…"
"- Yap bana bi tane ayriş kafi Skender."
"Hemen abi", deyip önümdeki dolu buzlu votka bardağına uzandı.
"- O kalsın Skender. Senden o. Cezanı çek. Hadi bakayım, güzel filtre kahveye İrlanda viskisi katacaksın iki parmak, restorandan krem şanti de al. Elinle koyma sakın."
Skender'i kadrajımdan çıkarıp bir dikişte votkanın yarısını içtim, içinde olmasını istemediğim limonu kabuğuyla ağzıma attım, çiğnedim, hepsini çalkalayıp yuttum, bir sigara yaktım ve Süleyman'a döndüm. Bana bakarak havuç kemiriyordu. Ağzında aynı anda çamfıstığı, cin, buz kırığı, havuç parçaları, sigara dumanı, psikopat bir sırıtış ve söyleyecek söz bulundurabilen fazla sayıda adam olmadığını düşündüm. Sulu'nun değerini bilmeliydim. "Naber lan?" dedim.
"- N'oldu oğlum, stajyer tamam mı?"
"- Değil… Ne stajyeri be?"
"- Salak, yeni kız pas atıyor sana."
"- Herkese atıyor. Salak sensin… Hiç Burroughs okudun mu?
"- Ne alâkası var ya?"
"- Bi alâkası yok. Konuyu sevmedim."
"- Okudum tabii."
"- İyi."
Ağzına bir salatalık dilimi attı, onu kemirirken kalan cini devirdi, bunları yutmadan bardaktaki buzları da ağzına sızdırdı ve onları kırarken sigarasından bir nefes çekti. Bir yandan da sırıtıyordu. Nasıl yaptığını anlamıyordum. Ağzı mutfak robotu gibiydi.
Bakarken dayanamayıp güldüm ve votkamı bitirdim. Cebimden demir para çıkardım, diğer elimi devreye sokmadan barın üzerine dikip fiskeyi vurdum. Dönerken ikimiz de baktık. Para düştü, durdu. Yazı. "Skender" diye bağırdım.
Barın arkasında diğer uçta saat tamir eder gibi Irish Coffee yapmakta olan Skender doğruldu. Gülerek baktı. O mu çok salaktı, bizim halimiz mi trajikomikti…
Parmaklarımla "iki" yaptım. Tabii ki anlamadı. Aynı işaretle karşılık verdi. Onunki zafer anlamındaydı. Evet, bizim durumumuzda birşey yoktu… O çok salaktı.
Sabırla "Skender, içki" dedim. Gururla yanaştı. Önüme bir fincan koydu. İçinde sütlü kahve renginde bir sıvı vardı. Başımı kaldırdım, pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. "Bu ne Skender?" diye sordum. Cevabı biliyordum.
"- Ayliş kafi."
Sulu midesinden gelen kahkaha basıncına dayanamadı, zeytin, havuç, çiğnenmiş buz karışımını bara püskürttü.
Süper herifti Skender.
"- Ayliş değil, ayriş. Hem bunun neresi ayriş kafi oğlum, fincan mı İrlanda'dan?"
"- Aynen tarif ettiğin gibi yaptım abi… Aaay-nen!"
"- Oğlum krem şanti dedik, süt mü koydun içine?"
"- Yok abi, krem şanti koydum iki kaşık, karıştırdım da iyicene…"
"- Karıştırılır mı hiç kaz herif! Kahvenin içine viskiyi dökecen, üstüne kremayı koyup getirecen. Olur mu böyle ayriş kafi?"
"- Ne biliyim ben abicim ya? Karıştırma demedin ki…"
"- Sen de bana 'Abi yüzüme vurma' demedin. Bu yüzden şimdi burnuna bi tane indiğimde 'niye' diye sorma.
"- ………"
"- Kazma herif yaa… Ver ordan votka. Bununla da bulaşık yıkarsın. Hesaba yazayım deme."
"- Ayıp ediyosun abi."
"- Votkaya limon koyma… "
***
Beşer tane içip saçma sapan şeylerden lafladıktan sonra telefon geldi. Gazeteye döndük. Yazı İşleri Müdürü odasındaydı. Kapısını kapatmış, sigara içerek telefonla konuşuyordu. Suratından düşen bin parçaydı. Standart durum. Karısı olmalıydı. KarIsıyla sorunları vardı. Sevgilisiyle de tabii. Kadınlarla hep sorunları olurdu. Onlara şak diye doğruyu söylemek için fazla yumuşaktı. Sonuçta kabak hep bunun başına patlar, geceyarılarına kadar gazetede oturup telefonda fırça yer, dert anlatırdı. Mutsuzdu. İyi adamdı. Dayım olurdu.
Neyse, onu sigara içerken görünce hemen biz de birer tane yaktık. Binada sigara içmek yasaktı. Hatta, bu gerzekliğin Türkiye'de ilk başladığı yerdi Yeni Asır. Süleyman'la ben önemsemezdik. Gerzek değildik.
Basılan gazeteyi kontrol ettik. Şehir baskısına yapılacak ilâveleri gözden geçirdik. Bara dönmeden önce dayımın odasına uğrayıp sigara otlanmaya karar verdik.
Kapıyı açtık. Dayımın yüzü aydınlandı.
"- Eee çocuklar… Bu gece ne yapıyoruz?"
Birbirimize bakıp güldük...
"Munlayt en vodka" dedim. Süleyman ekledi:
"- Bili cin."
Bizimki birşey anlamamıştı. "İçiyoruz" dedim, "ben votka, Sulu az cin…"
"- Az mı? Niye az?"
Bu adama esprinin yanında prospektüs vermek lazımdı. Süleyman "Gidelim Kris" dedi ve dayıma döndü:
"- Sen de gel."
"- Nereye?"
"- Santana Pavyonu'na…"
Dayım, Mustafa Topaloğlu bakışıyla kalakaldı.
"- Nereye olacak, Karaca'ya."
"Tamam," dedi, "size nasıl içileceğini göstereyim."
Süleyman'ın ağzında sigara dumanı, salyası ve kemirdiği tırnağından başka birşey yoktu. Gülerken sadece onları püskürttü. Yunanca birşeyler geveledi. Kafayı bulmaya başlamıştı. Sarhoş olunca bildiği yabancı dillerden tuhaf bir kokteyl yapar, laf diye ortaya söylerdi.
"Şeref duyarız, diyor" dedim, "gidelim. Senden öğreneceğimiz çok şey var."
Dayım "Gidelim arkadaşlar," dedi, "gününüzü göstereyim."
***
İki buçuk saat sonra Süleyman'la ben birer şişeyi devirmiş, dayımın karısıyla, evlâtlarıyla, sevgilisiyle, patronuyla ve diğer gazete yöneticileriyle olan sorunlarının hepsini öğrenmiştik. Birazdan çocukluğunu anlatmaya başlayacaktı.
Süleyman'a döndüm, kafayı bara yaslamış kestiriyordu. Bir yandan havuç çiğnediğini farkettim, o sırada burnundan sigara dumanı saldı. Acayip bir herifti. O uyurken ağzında vardiya değişiyordu sadece… Bu sırada yerinde kaykılan dayımdan şöyle bir ses çıktı:
"- Yaaaa-hşşşteble."
Barda sakil durmaya başlamıştık. Birşeyler yapmalıydım:
"- Lobideki masalardan birine geçelim mi artık?"
Süleyman kafasını kaldırıp itiraz etti:
"- Niye ya, iyi burası…"
"- Sulu, yanındaki müşteri, ara sıra aranızdaki çukur şeye sigarasının külünü silkmek istiyor. Ama içinde kafan olduğu için bunu yapamıyor. Seni uyandırmak istemediği için de yarım saattir sigara yakamıyor."
Süleyman ayağa kalktı, yanındaki kadına ters ters bakarak diğer uca yürüdü. Aralıktan geçip barın arkasına girdi. Bir yandan fermuarını açıyordu. İki adım attı, Skender'le burun buruna geldi. Önce boş boş baktı, sonra tanıdı ve döndü. Barın arkasından çıkıp tuvaletin gerçek yerine yöneldi. Giderken Skender'e seslendi:
"- Bınıbijinvr."
Durum matraklaşmıştı. Süleyman, olmuştu iyice. Laflarını çevirmek zorundaydım:
"- Cin ver oğlum Süleyman abine. Rusça bilmiyo musun sen? Bana da votka."
"- Abi şişen bitti. Yenisini açayım mı?"
"- Yok Skender, açma. Madem bitti votka, o zaman sen bana Altın Likörü aç bi şişe. Hamdi Abi'ye de bi Tom Collins yap."
"- ………."
"- Yaaa! Uğraşma oğlum benimle. Lafla çizerim seni. Açığını biliyorum. Kokteyl siparişi verdirtme bana."
Süleyman geri döndü. İşeyince kendine gelmişti. Çabuk pes ettiğini görmemiştim zaten. "Fermuarını kapat" dedim. Sırıttı, kapattı, oturdu.
"- Skender, cin."
Canlanmıştı. Yanındaki kadına döndü:
"- Size bi içki ikram edeyim."
Kadın güldü:
"- İyi olur."
Süleyman bir dikişte cinin dörtte üçünü içti, bardağı kadının önüne itti. Uzanıp kadının önündeki paketten bir sigara aldı, kadının çakmağıyla yaktı, ağzına birkaç fıstık ve bir zeytin attı. Sigaradan derin bir nefes çekti, hepsini çiğnerken kadına sırıttı. Derhal lobiye geçmeliydik.
Kadın, hedefe ulaşana kadar alttan almaya kararlıydı.
"- Gazetecisiniz herhalde…"
Süleyman "hı hı" derken ağzından bir parça fırlayıp kadının boynuna yapıştı. Süleyman işaret parmağını yaladı, ıslak ucuyla parçayı kadının boynundan aldı ve ağzına attı. Sonra kadının önündeki bardağı işaret etti:
"- İçiyor musunuz?"
Cevap beklemeden kalan yudumu bitirdi, seslendi:
"- Skender, iki cin, çerez ve havuç."
Dayımdan bir horultu yükseldi.
Kadın "Muhabir misiniz?" diye sordu. Süleyman hıçkırdı.
"Şu anda haber" dedim, "Skender, biz lobiye geçiyoruz. Hanfendi kalıyor. Sen kapatmıyor musun hâlâ?"
"- Birazdan abi."
"- İyi, bizim teşkilâtı kur da geçelim. Birer de ayriş kafi yap bize, koy sehpaya."
Skender masaya bolca zeytin, havuç, çerez götürdü. Ardından iki buz kovası, birer şişe cin, votka, rakı, su, üç de kültablası…
Lobideki rahat koltuğa kendimi attım. Saat dörde geliyordu. Skender biraz sonra Irish Coffee müsvettelerini getirdi, masaya bıraktı. Bu sefer karıştırmamıştı. Sağ elinin üzerinde ve ağzının kenarında krem şanti vardı. Beş dakika sonra "iyi sabahlar" deyip gitti.
Süleyman ayıktı. Hemingway'den, London'dan filan konuştuk. Gaza gelip hızlı içmeye başlamıştık. Bu yüzden, laf Mishima'ya gelince mevzuyu değiştirmeyi tercih ettim… Süleyman Fukuyama'dan bahsederken iyice sıkılmaya başlamıştım.
***
İğrenç bir uğultu ve vınlamayla uyandım. Bir şey ayaklarıma vuruyordu. Saldıran yaratığı görmek için doğruldum ve aşağı baktım. Elektrikli süpürgeydi. Yandan ses geldi:
"- Ayakları galdırın."
Ayaklarımı kaldırdım, kadın sehpanın altını iyice aldı. Sonra, sehpaya ayaklarını uzatarak sızmış olan Süleyman'ı kaldırdım. Kafası beton gibiydi. Dayımı kaldıramadık. Efes Oteli'nin önündeki taksi durağına taşıdık, bindirip gönderdik. Süleyman da arkadaki taksiye bindi. Şoför sordu:
"- Abi ne tarafa?"
Süleyman konuşamıyordu. Hatta kafasını kaldıramıyordu. Kaşlarını kaldırarak alnıyla ileriyi işaret etti.
"Karşıyaka'ya" dedim, "vapur iskelesinin önünde bırak. Gider o."
Güneş yükselirken taksiyle ayrı yönlere ilerledik. Evim yakındı. Sokakta insanlar vardı. İşe gidiyorlardı. Az ileride adamın biri simit ve boyoz satıyordu. Bir kadın yanaştı, birşeyler söyleyip para uzattı. Adam, iki bol yağlı boyozu, önceki gün yaptığım dış haberler sayfasına sararak kadına verdi. Yürümeye devam ettim. Dört-beş saat sonra işte olmalıydım. Uğraşacak dört-beş sayfam vardı. Süleyman'ın da öyle…
Gazetenin harika çocuklarıydık. Harika bir hayatımız vardı.
***
İki yıl sonra gazeteciliği bıraktım. İyi oldu.
http://www.batug.com/ 16 - 04 - 2002 (Batuğ Evcimen)
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
17 Nisan 2001 Salı
Haydi barış sofrasına!
TÜYAP Kitap Fuarı etkinlikleri çerçevesinde Evrensel Basım Yayın’ın düzenlediği, “Ege’nin iki yakasından yükselen ses; haydi barış sofrasına” başlıklı panel önceki gün yapıldı. Panele konuşmacı olarak; TYS Genel Başkanı Cengiz Bektaş, Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü ve ÇGD Ege Şube Başkanı Süleyman Gençel katıldı. Panelde ilk konuşmayı yapan Hakkı Ülkü, geçmişte, Menemen, Foça, Bergama, Kınık, Dikili, Aliağa Belediye Başkanları olarak Bakırçay Belediyeler Birliği’ni kurduklarını hatırlatarak birliğin yaptığı en önemli işin de Türk-Yunan Dostluğuna yeni bir açılım getirmek olduğunu belirtti. Geçmişte, politikacıların açıklamalarıyla gerginleştirilen ilişkilerden ülke ekonomisinin zarar gördüğünü, silahlanmaya daha çok harcama yapıldığını belirten Ülkü şöyle konuştu; “17 Ağustos depreminden sonra o dönemde yapılan girişimlerin olumlu sonuç verdiğini gördük. Bizden daha fazla barış eli uzatıldı. Dostluklar zamana ve zemine göre modaya uyar gibi sürdürülmemeli. İlle deprem beklemeyelim. Halklarımız barış içinde ve kardeşçe yaşamak istemesine rağmen, bunu haykırmasına rağmen iktidarlar, bu barışı ve dostluğu zaman zaman engellemekte. Gerek Yunan gerek Türk iktidarları halkların arasındaki gerginliklerden güç almayı özellikle politik malzeme olarak kullanmaktalar”.
Cengiz Bektaş da konuşmasında barış ortamının insanlaşmanın ortamı olduğunu belirterek, “Bu ortamı savaştan çıkarları olanlar bozmak için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar” dedi. “Midilli de diyor ki her gün benim soframdan bir tabak alınıyor, silah satıcıları kendi doygun, rahat yaşamlarını sürdürebilsinler diye” diyen Bektaş, barışı sağlamayan aklın akıl olamayacağını söyledi. Bergama ve siyanür sadece bizim sorunumz değil Edremit körfezi kirlendiği zaman da karşı taraf etikelenecek. savaş çıkacam diye hemen kendisine elbise diktiren başbakanlardan ibaret olmadığını belirten Bektaş düşmanlığın ortak kültür ürünlerine de zarar verdiğini belirtti. Bektaş şöyle konuştu; “Okullarda okutulan kitaplara gelinceye dek kimse bana düşmanlık öğretmedi. Yanlşı tarih bilgileri ile beni zaehirleyinceye dek. Her iki taraf da da. Biz barışın değerini anlatmakla sorumluyuz.
Aynı yağmurun altında ıslanıyoruz
Süleyman Gençel ise, konuşmasında iki toplum arasındaki farklılkları dile getirerek, en ciddi eksikliğin bilgi akışı eksikliği olduğunu belirtti. Her iki tarafın birbirini çok iyi tanımadığını belirten Gençel, Türkiye’de toplumun yüzde yetmişinin merkez sağ ve sağ yüzde otuzunun ancak sosyal demokrat ve sol görüşlü olduğunu, buna karşılık Yunanistan da ise durumun tam tersi olduğunu belirtti. Yunanistan halkının ikinci dünya savaşında işgale uğradığında faşizme karşı savaş verdiğini hatırlatan Gençel, Yunanistan’daki Albaylar Cuntası’nın başındakilerin de halkın karşı çıkışıyla yargılanıp hapse girdiğini dile getirdi. “Birisi darbesiyle karşı karşıya gelmiş sorunu çözmüş ve demokratik yapılanmasını sağlamış, diğeri ise 1982 Anayasını hala sırtında taşımak zorunda olan maalesef yarı demokratik diyebileceğimiz bir ülkedir” diyen Gençel, son günlerde gidilen silah indiriminin yeterli olmadığını TSK’nın önümüzdeki on yıl içinde yüz milyon dolar yatırım yapmayı planladığını, bu yatırımın tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti.
EVRENSEL 17 - 04 - 2001
Cengiz Bektaş da konuşmasında barış ortamının insanlaşmanın ortamı olduğunu belirterek, “Bu ortamı savaştan çıkarları olanlar bozmak için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar” dedi. “Midilli de diyor ki her gün benim soframdan bir tabak alınıyor, silah satıcıları kendi doygun, rahat yaşamlarını sürdürebilsinler diye” diyen Bektaş, barışı sağlamayan aklın akıl olamayacağını söyledi. Bergama ve siyanür sadece bizim sorunumz değil Edremit körfezi kirlendiği zaman da karşı taraf etikelenecek. savaş çıkacam diye hemen kendisine elbise diktiren başbakanlardan ibaret olmadığını belirten Bektaş düşmanlığın ortak kültür ürünlerine de zarar verdiğini belirtti. Bektaş şöyle konuştu; “Okullarda okutulan kitaplara gelinceye dek kimse bana düşmanlık öğretmedi. Yanlşı tarih bilgileri ile beni zaehirleyinceye dek. Her iki taraf da da. Biz barışın değerini anlatmakla sorumluyuz.
Aynı yağmurun altında ıslanıyoruz
Süleyman Gençel ise, konuşmasında iki toplum arasındaki farklılkları dile getirerek, en ciddi eksikliğin bilgi akışı eksikliği olduğunu belirtti. Her iki tarafın birbirini çok iyi tanımadığını belirten Gençel, Türkiye’de toplumun yüzde yetmişinin merkez sağ ve sağ yüzde otuzunun ancak sosyal demokrat ve sol görüşlü olduğunu, buna karşılık Yunanistan da ise durumun tam tersi olduğunu belirtti. Yunanistan halkının ikinci dünya savaşında işgale uğradığında faşizme karşı savaş verdiğini hatırlatan Gençel, Yunanistan’daki Albaylar Cuntası’nın başındakilerin de halkın karşı çıkışıyla yargılanıp hapse girdiğini dile getirdi. “Birisi darbesiyle karşı karşıya gelmiş sorunu çözmüş ve demokratik yapılanmasını sağlamış, diğeri ise 1982 Anayasını hala sırtında taşımak zorunda olan maalesef yarı demokratik diyebileceğimiz bir ülkedir” diyen Gençel, son günlerde gidilen silah indiriminin yeterli olmadığını TSK’nın önümüzdeki on yıl içinde yüz milyon dolar yatırım yapmayı planladığını, bu yatırımın tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti.
EVRENSEL 17 - 04 - 2001
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
24 Şubat 2001 Cumartesi
Üç büyük gazete Ege eklerini kapatıyor
Doğan Grubu'na bağlı Hürriyet ve Milliyet ile Bilgin Grubu'na bağlı Sabah Gazetesi uzun bir zamandan beri yayınlanan Ege ilavelerini kapatma kararı aldı. Doğan Haber Ajansı Genel Müdürü Uğur Cebeci'nin İzmir'e gelerek bir toplantı yaptığı ve Hürriyet Ege ile Milliyet Ege ilavelerinin bugün son kez yayınlanacağı öğrenildi. Sabah Gazetesi'nin eki Egeli Sabah'ın ise yayın hayatına yarın son verilmesi bekleniyor. Ege eklerinin yayın hayatına devam etmesi için önceki gün İstanbul'a giderek gazetelerin yetkilileri ile görüşen İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, yetkililerin kendisine Ege eklerinin kârlılık oranlarının çok düşmesi nedeniyle bu karara varıldığını söylediklerini ifade etti. Reklam pazarının daralması nedeniyle yayın organlarının kârlılık oranlarının büyük oranda düştüğünü ifade eden New Media Group Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu ise, sadece İzmir'de değil tüm Anadolu'da eklerin kapatılacağını söyledi. Ege eklerini kapatma kararına Çağdaş Gazeteciler Derneği'nden tepki geldi. Özellikle Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin eklerini kaldırma kararının ekonomik bir gerekçeye dayanmadığını söyleyen ÇGD Ege Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Gençel, "Yaklaşık 18 yıldır yayınlanan Hürriyet Ege başta olmak üzere Milliyet Ege ve Egeli Sabah ekleri İzmir ve Ege'nin diğer illerinde halkın ve kurumların sesini duyurmada önemli işlevler üstlenmişti. Bu kararın bir daha gözden geçirilmesi zorunludur" diye konuştu. Eklerin kapatılması ile 300'e yakın basın çalışanının işini kaybedeceğini dile getiren Gençel, "Bir çok üyemizi ve meslektaşımızı yakından ilgilendiren bu yanlış karardan bir an önce dönülmesini istiyoruz. 26 Şubat tarihinden itibaren `Ege İlavelerimi İstiyorum' adlı bir kampanya başlatacağız. Tüm Egeliler'i kampanyaya destek vermeye ve katılmaya çağırıyoruz" dedi.
DÜNYA 24 - 02 - 2001
DÜNYA 24 - 02 - 2001
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
22 Kasım 2000 Çarşamba
Belediye-basın ilişkisi tartışılıyor
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile Yeni Asır Gazetesi arasında yaşanan tartışma, yerel yönetim ile medya ilişkisini gündeme getirdi.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile Yeni Asır Gazetesi arasında yaşanan tartışma, yerel yönetim ile medya ilişkisini yeniden masaya yatırdı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi'nin Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazetelerini bizzat gezerek, Kordonyolu ile ilgili bir belgeyi, haber yapılmak üzere ilgililere vermesiyle başlayan tartışma, Yeni Asır Gazetesi'nden iki gazetecinin işten çıkarılmasıyla sonuçlandı.
Neden sadece üç gazete?
Belediye ile Yeni Asır Gazetesi'nin arasını açan tartışma, Yeni Asır Gazetesi sahibi Aydın Bilgin'in, Ahmet Piriştina'ya basın kuruluşları arasında taraflı davrandığını söyleyen bir mektup göndermesiyle tırmandı. Yeni Asır'ın tepkisi üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi, haber verme görevini yerine getirdiğini ve Yeni Asır muhabirinin haberi atladığını ifade edince Yeni Asır Gazetesi belediye muhabiri Uğur Kayan, gazetesi tarafından işten çıkarıldı. Yeni Asır Gazetesi Murahhas Âzası Aydın Bilgin, bununla da kalmayıp muhabir Kayan'a destek amacıyla yazılı açıklama yapan ÇGD Ege Şubesi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Asır'ın köşe yazarı olan Süleyman Gencel'in, dernekten istifa etmesini istedi. Gencel bunun üzerine dernekten değil, 12 yıldır çalıştığı gazetesinden istifa etti. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ege Şubesi'nin açıklamasına göre olay şöyle gelişti: "İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi, 7 Ekim 2000 cumartesi günü Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazetelerini bizzat ziyaret ederek, Kordonyolu ile ilgili bir belgeyi, 'haber yapılmak üzere' yetkili yöneticilere elden verdi. Bu ziyaret ve bilgilendirme, sadece üç gazete ile sınırlı kaldı. Daha sonra aynı belge, İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Cumhur Utkan aracılığı ile ertesi gün, 'Özel haberdir' bilgisi ile üyemiz ve Yeni Asır Gazetesi belediye muhabiri Uğur Kayan'a verilmiştir. Kayan, özel haber ve pazar günü olması nedeniyle inisiyatifi dahilinde, haberi pazartesi günü gündeme verme düşüncesiyle gazetesine gittiğinde, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde haberi görür."
Piriştina'ya 'taraflı davranma' uyarısı
Kordonyolu belgesiyle ilgili haberin Yeni Asır Gazetesi'nde atlanılması üzerine Aydın Bilgin'in İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'ya gönderdiği mektupta ise yerel yönetim—medya ilişkisi sorgulandı. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin, basın kuruluşları arasında ayrımcılık yaptığı gibi ciddi iddiaları taşıyan mektupta, şu ifadeler yer aldı: "... Savunma saydığınız bilgi ve belgeleri sadece kendi yandaşlarınıza verirseniz, o zaman o gazeteler dışındaki basını, kendinize hasım görüyorsunuz demektir. Her gazeteci, kendi gayreti ile özel bir haber yapabilir. Her başkan, istediği kişiyle röportaj yapar, istemediği ile yapmaz ama bir kamu kuruluşu olan belediye, önemli sayılabilecek bir belgeyi, bizim ve diğer bazı gazetelerin ve televizyonların muhabirlerine vermezse bu kötü niyete girer. Bu bir uyarı değil, şikayet mektubudur. Seçiminizi yapın, ona göre hareket edelim. Muhabirimizi geri çekmeye hazırız. Siz hazır mısınız?"
Başka gazetede yazacak
Öte yandan istifa baskısı altında kalınca Yeni Asır köşe yazarlığından ayrılan ÇGD Ege Şube Başkanı Süleyman Gencel'in, önümüzdeki günlerde yurt dışında iki ayrı gazetede, yurt içinde de bir ulusal gazetede yazmaya başlayacağı öğrenildi.
ZAMAN 22 -11 - 2000
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile Yeni Asır Gazetesi arasında yaşanan tartışma, yerel yönetim ile medya ilişkisini yeniden masaya yatırdı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi'nin Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazetelerini bizzat gezerek, Kordonyolu ile ilgili bir belgeyi, haber yapılmak üzere ilgililere vermesiyle başlayan tartışma, Yeni Asır Gazetesi'nden iki gazetecinin işten çıkarılmasıyla sonuçlandı.
Neden sadece üç gazete?
Belediye ile Yeni Asır Gazetesi'nin arasını açan tartışma, Yeni Asır Gazetesi sahibi Aydın Bilgin'in, Ahmet Piriştina'ya basın kuruluşları arasında taraflı davrandığını söyleyen bir mektup göndermesiyle tırmandı. Yeni Asır'ın tepkisi üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi, haber verme görevini yerine getirdiğini ve Yeni Asır muhabirinin haberi atladığını ifade edince Yeni Asır Gazetesi belediye muhabiri Uğur Kayan, gazetesi tarafından işten çıkarıldı. Yeni Asır Gazetesi Murahhas Âzası Aydın Bilgin, bununla da kalmayıp muhabir Kayan'a destek amacıyla yazılı açıklama yapan ÇGD Ege Şubesi Başkanı ve aynı zamanda Yeni Asır'ın köşe yazarı olan Süleyman Gencel'in, dernekten istifa etmesini istedi. Gencel bunun üzerine dernekten değil, 12 yıldır çalıştığı gazetesinden istifa etti. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ege Şubesi'nin açıklamasına göre olay şöyle gelişti: "İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi, 7 Ekim 2000 cumartesi günü Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazetelerini bizzat ziyaret ederek, Kordonyolu ile ilgili bir belgeyi, 'haber yapılmak üzere' yetkili yöneticilere elden verdi. Bu ziyaret ve bilgilendirme, sadece üç gazete ile sınırlı kaldı. Daha sonra aynı belge, İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Cumhur Utkan aracılığı ile ertesi gün, 'Özel haberdir' bilgisi ile üyemiz ve Yeni Asır Gazetesi belediye muhabiri Uğur Kayan'a verilmiştir. Kayan, özel haber ve pazar günü olması nedeniyle inisiyatifi dahilinde, haberi pazartesi günü gündeme verme düşüncesiyle gazetesine gittiğinde, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde haberi görür."
Piriştina'ya 'taraflı davranma' uyarısı
Kordonyolu belgesiyle ilgili haberin Yeni Asır Gazetesi'nde atlanılması üzerine Aydın Bilgin'in İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'ya gönderdiği mektupta ise yerel yönetim—medya ilişkisi sorgulandı. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin, basın kuruluşları arasında ayrımcılık yaptığı gibi ciddi iddiaları taşıyan mektupta, şu ifadeler yer aldı: "... Savunma saydığınız bilgi ve belgeleri sadece kendi yandaşlarınıza verirseniz, o zaman o gazeteler dışındaki basını, kendinize hasım görüyorsunuz demektir. Her gazeteci, kendi gayreti ile özel bir haber yapabilir. Her başkan, istediği kişiyle röportaj yapar, istemediği ile yapmaz ama bir kamu kuruluşu olan belediye, önemli sayılabilecek bir belgeyi, bizim ve diğer bazı gazetelerin ve televizyonların muhabirlerine vermezse bu kötü niyete girer. Bu bir uyarı değil, şikayet mektubudur. Seçiminizi yapın, ona göre hareket edelim. Muhabirimizi geri çekmeye hazırız. Siz hazır mısınız?"
Başka gazetede yazacak
Öte yandan istifa baskısı altında kalınca Yeni Asır köşe yazarlığından ayrılan ÇGD Ege Şube Başkanı Süleyman Gencel'in, önümüzdeki günlerde yurt dışında iki ayrı gazetede, yurt içinde de bir ulusal gazetede yazmaya başlayacağı öğrenildi.
ZAMAN 22 -11 - 2000
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
15 Kasım 2000 Çarşamba
Journalist Gencel speaks at MPA Conference
Turkish journalist Suleyman Gencel who was recently fired from the Turkish newspaper Yeni Ashir, as a result of his position as President of the Progressive Editors Union, which supports freedom of press, today criticised the negative position of journalists in his country.
In order to keep his job in semi-democratic Turkey, Mr Gencel had to maintain close relations with politicians and stated that it was common for journalists sharing his views to be fired.
He also stated that digital mass organisations, which include 9 electronic newspapers with 2 million readers, are constantly increasing, but have to deal with various bans. According to Mr Gencel, three of these newspapers offer liberal and balanced information on matters such as freedom of press and minorities, and employ most of the journalists who were fired from the country's traditional mass media organisations.
MACEDONIAN PRESS AGENCY 25 - 11 - 2000
In order to keep his job in semi-democratic Turkey, Mr Gencel had to maintain close relations with politicians and stated that it was common for journalists sharing his views to be fired.
He also stated that digital mass organisations, which include 9 electronic newspapers with 2 million readers, are constantly increasing, but have to deal with various bans. According to Mr Gencel, three of these newspapers offer liberal and balanced information on matters such as freedom of press and minorities, and employ most of the journalists who were fired from the country's traditional mass media organisations.
MACEDONIAN PRESS AGENCY 25 - 11 - 2000
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
11 Ekim 2000 Çarşamba
Şu "antrenman" meselesi
Geçen yaz İstanbul'un gece hayatına damgasını vuran bir Rum gencinin çapkınlık maceraları gazetelerin birinci sayfasına çıkınca bir reklamcı dostum uyardı:
"Farkında mısın, Türkiye'de ilk kez bir Rum erkeğin Türk kızlarla ilişkisi haber oluyor."
Gerçekten de öyleydi.
Bugüne dek biz hep "kız alan" taraf olarak "Türk yiğitlere abayı yakmış Yunan dilberi" haberleri okumaya alışmıştık.
Sonradan öğrendik ki, suyun öte tarafında da durum aynıymış. Orada da "Grek delikanlılara kaçan Küçük Asyalı kızlar" anlatılır, aksi bahis konusu olmazmış.
Değerli araştırmacı Herkül Milas yeni yayınlanan "Türk romanı ve öteki" kitabında (Sabancı Üniversitesi, İst. 2000) 450'ye yakın edebiyat eserinde Yunan imajını incelerken "aşk" konusunda şu saptamayı yapıyor:
"Bu metinlerde bir tek kez bir Türk kadının bir Rum erkeğini öptüğünü görüyoruz." (s.267)
"Yunan edebiyatında ise tersine, bu kez Türk kadınları Yunan erkeklerini sever, Hıristiyanlığı seçer ve sevdikleri erkekle mutlu olurlar. Bir Yunanlı kadının bir Türk erkeğini sevdiği ve kendi isteğiyle ona vardığı (13. Yüzyılda Akritas destanındaki Müslüman'a varma durumu dışında) bu metinlerde görülmemiştir." (s.336)
***
Magazin basınından izlediğimiz kadarıyla yüzlerce yıllık bu "cinsel milliyetçilik" barış rüzgarlarının da etkisiyle yavaş yavaş değişiyor.
Sadece bu tarafta değil, karşıda da...
Orada da yakışıklı basketçi İbrahim Kutluay'ın Yunanlı genç kızların gönlünü fethetmesi, benzer bir farka yol açıyor.
Geçenlerde İzmir'de, AB'ye bağlı bir merkez ve Çağdaş Gazeteciler Derneği İzmir Şubesi'nin işbirliği ile ilginç bir toplantı düzenlendi. ÇGD Şube Başkanı Süleyman Gencel'in organize ettiği toplantıda Ege, Gazi, Ankara, Atina ve Panteon üniversitesinin iletişim fakültelerinden 36 öğrenci ve öğretim üyesi bir araya gelerek Türk-Yunan ilişkilerini medya perspektifinden incelediler.
Gruplar halinde yapılan bu çalışmada bir grup, son zamanlarda ekranlarda izlediğimiz Telsim reklamını içerik analizine tabi tuttu.
Vardıkları sonuç ilginç:
Aslında İbrahim'in Atina'daki "pozisyonu", Tarkan filmlerinden alışkın olduğumuz "gavur dilberlerini mesteden cengaver" görüntüsünü hiç aratmıyor. O anlamda iki ülke kültüründe yerleşik bir önyargıyı pekiştiriyor. Hatta aksesuar olarak kullanılan dilber sayısının 4 olmasını da, iletişim öğrencileri, "4 kadın alınabilen günlere bilinçaltı bir gönderme" sayıyorlar.
İbrahim'in atalarından farkı, birkaç Yunanca sözcükle ("efharisto", "kalimera" vb.) kızları "motive etmeye çalışması..."
İletişim öğrencileri, Atina'daki İbrahim'le Türkiye'den arayan sevgilisi arasındaki "aşk ve güvensizlik ilişkisi"nin Yunanistan-Türkiye arasındaki "İletişimsizlik"le paralellik gösterdiğini düşünüyorlar. Tıpkı İbrahim'le sevgilisi gibi Türkler ve Yunanlılar da birbirlerine karşı hem içten içe bir sevgi, hem de derin bir kuşku besliyorlar. Bütün barış mesajlarının ardında bir "samimiyetsizlik" olduğunu düşünüyor, ilk kuşkuda da ayaklanıp gözlerini karşı kıyıya çeviriyorlar.
Ancak reklamın bize gösterdiği önemli bir ayrıntı daha var:
İletişim öğrencilerine göre bu reklam, hep savaş haberleri satmaya alışmış Türk ve Yunan medyasına ilk kez "Barış da satar" mesajı veriyor.
Bu açıdan önemli...
***
Geçtiğimiz hafta sonu gezdiğim bir müzik mağazasında "en çok satan 10 albüm" listesinde 2 tane Yunanlı müzisyen olması "barışın sattığı"na iyi bir örnekti.
Diplomasi ise yine arkadan geliyor ve bir türlü asli konulara geçemeden "antrenman"a devam ediyor.
Reklama ilişkin son bir notla bitirelim:
İbrahim'in reklamdaki tavrı belki "sekso-politik" açıdan bir yenilik getirmiyor, ancak sevgilisinin "Ben de antrenmandayım" yanıtı iki ülkede yerleşik cinsel kültüre karşı cesur bir meydan okumanın ipucunu veriyor.
Demet, bu yanıtıyla erkeklerin ihanet tekelini parçalıyor.
Doğrusu ben, bu kadarını göze almışken, ondan şöyle bir yanıt beklerdim:
"Sen hala antrenmanda mısın? Ben maça başladım bile canım..."
SABAH 11 - 10 - 2000 (Can Dündar)
"Farkında mısın, Türkiye'de ilk kez bir Rum erkeğin Türk kızlarla ilişkisi haber oluyor."
Gerçekten de öyleydi.
Bugüne dek biz hep "kız alan" taraf olarak "Türk yiğitlere abayı yakmış Yunan dilberi" haberleri okumaya alışmıştık.
Sonradan öğrendik ki, suyun öte tarafında da durum aynıymış. Orada da "Grek delikanlılara kaçan Küçük Asyalı kızlar" anlatılır, aksi bahis konusu olmazmış.
Değerli araştırmacı Herkül Milas yeni yayınlanan "Türk romanı ve öteki" kitabında (Sabancı Üniversitesi, İst. 2000) 450'ye yakın edebiyat eserinde Yunan imajını incelerken "aşk" konusunda şu saptamayı yapıyor:
"Bu metinlerde bir tek kez bir Türk kadının bir Rum erkeğini öptüğünü görüyoruz." (s.267)
"Yunan edebiyatında ise tersine, bu kez Türk kadınları Yunan erkeklerini sever, Hıristiyanlığı seçer ve sevdikleri erkekle mutlu olurlar. Bir Yunanlı kadının bir Türk erkeğini sevdiği ve kendi isteğiyle ona vardığı (13. Yüzyılda Akritas destanındaki Müslüman'a varma durumu dışında) bu metinlerde görülmemiştir." (s.336)
***
Magazin basınından izlediğimiz kadarıyla yüzlerce yıllık bu "cinsel milliyetçilik" barış rüzgarlarının da etkisiyle yavaş yavaş değişiyor.
Sadece bu tarafta değil, karşıda da...
Orada da yakışıklı basketçi İbrahim Kutluay'ın Yunanlı genç kızların gönlünü fethetmesi, benzer bir farka yol açıyor.
Geçenlerde İzmir'de, AB'ye bağlı bir merkez ve Çağdaş Gazeteciler Derneği İzmir Şubesi'nin işbirliği ile ilginç bir toplantı düzenlendi. ÇGD Şube Başkanı Süleyman Gencel'in organize ettiği toplantıda Ege, Gazi, Ankara, Atina ve Panteon üniversitesinin iletişim fakültelerinden 36 öğrenci ve öğretim üyesi bir araya gelerek Türk-Yunan ilişkilerini medya perspektifinden incelediler.
Gruplar halinde yapılan bu çalışmada bir grup, son zamanlarda ekranlarda izlediğimiz Telsim reklamını içerik analizine tabi tuttu.
Vardıkları sonuç ilginç:
Aslında İbrahim'in Atina'daki "pozisyonu", Tarkan filmlerinden alışkın olduğumuz "gavur dilberlerini mesteden cengaver" görüntüsünü hiç aratmıyor. O anlamda iki ülke kültüründe yerleşik bir önyargıyı pekiştiriyor. Hatta aksesuar olarak kullanılan dilber sayısının 4 olmasını da, iletişim öğrencileri, "4 kadın alınabilen günlere bilinçaltı bir gönderme" sayıyorlar.
İbrahim'in atalarından farkı, birkaç Yunanca sözcükle ("efharisto", "kalimera" vb.) kızları "motive etmeye çalışması..."
İletişim öğrencileri, Atina'daki İbrahim'le Türkiye'den arayan sevgilisi arasındaki "aşk ve güvensizlik ilişkisi"nin Yunanistan-Türkiye arasındaki "İletişimsizlik"le paralellik gösterdiğini düşünüyorlar. Tıpkı İbrahim'le sevgilisi gibi Türkler ve Yunanlılar da birbirlerine karşı hem içten içe bir sevgi, hem de derin bir kuşku besliyorlar. Bütün barış mesajlarının ardında bir "samimiyetsizlik" olduğunu düşünüyor, ilk kuşkuda da ayaklanıp gözlerini karşı kıyıya çeviriyorlar.
Ancak reklamın bize gösterdiği önemli bir ayrıntı daha var:
İletişim öğrencilerine göre bu reklam, hep savaş haberleri satmaya alışmış Türk ve Yunan medyasına ilk kez "Barış da satar" mesajı veriyor.
Bu açıdan önemli...
***
Geçtiğimiz hafta sonu gezdiğim bir müzik mağazasında "en çok satan 10 albüm" listesinde 2 tane Yunanlı müzisyen olması "barışın sattığı"na iyi bir örnekti.
Diplomasi ise yine arkadan geliyor ve bir türlü asli konulara geçemeden "antrenman"a devam ediyor.
Reklama ilişkin son bir notla bitirelim:
İbrahim'in reklamdaki tavrı belki "sekso-politik" açıdan bir yenilik getirmiyor, ancak sevgilisinin "Ben de antrenmandayım" yanıtı iki ülkede yerleşik cinsel kültüre karşı cesur bir meydan okumanın ipucunu veriyor.
Demet, bu yanıtıyla erkeklerin ihanet tekelini parçalıyor.
Doğrusu ben, bu kadarını göze almışken, ondan şöyle bir yanıt beklerdim:
"Sen hala antrenmanda mısın? Ben maça başladım bile canım..."
SABAH 11 - 10 - 2000 (Can Dündar)
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
16 Ağustos 2000 Çarşamba
Kültür, sanat ve dostluk Altınoluk'ta buluştu
Altınoluk'ta buluşan Türk ve Yunanlı belediye başkanları, iki ülke arasındaki sorunların bir an önce çözülmesini dileyerek, iki halk ve yerel yönetimler arasında kurulan bağın hükümetlere de örnek olmasını istediler. Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların büyük devletlerin kışkırtmasıyla başladığına dikkat çeken başkanlar, ''Emperyalistler bizi savaştırmayı başaramayacaklar'' dediler. Altınoluk Belediyesi'nce düzenlenen ''6. Altınoluk Antandros 'Yaşama Saygı' Kültür ve Sanat Festivali'' söyleşiler, sergiler, gösteriler ve konserlerin yanı sıra Yunanistan'dan gelen konukların katılımıyla dostluğa ev sahipliği yaptı.
Altınoluk'un CHP'li Belediye Başkanı İsmail Aynur , yaşamın her şeyin özü olduğunu belirterek, paylaştıkça çoğaldıklarını söyledi. Sosyal demokrat belediyelerin yol, su, kanalizasyon gibi rutin hizmetlerin yanı sıra halka kültür ve sanat hizmeti vermeyi de ilke edindiklerine dikkat çeken Aynur, Altınoluk'u kültür, bilim, sanat ve sporun merkezi yapacaklarını, kültür mozaiğini geliştireceklerini söyledi.
Altınoluk'un kardeş belediyesi olan Midilli'nin Gera Belediye Başkanı Pavlos Vogiatzis de, iki ülkenin bölgede birbirlerinin egemenliklerine göz dikmeden yaşamaları gerektiğini vurgulayarak, her iki kıyıda da akrabaların, dostların yaşadığını, onların ruhlarını mutlu etmek gerektiğini söyledi.
Ortaklıkların, benzerliklerin ve dostluğun öne çıkarılmasını, savaşın çare olmadığını belirten Vogiatzis, ''Dünyayı yönlendirenler ve egemen güçler, Türkiye ve Yunanistan'ı savaştırmayı başaramayacaklar'' dedi. Etkinlikler kapsamında gazeteciler Süleyman Gencel , Stelyo Berberakis ile araştırmacılar Saba Altınsay ve Katilena Stathakou 'nun katıldıkları panelde de, ''Geçmişten günümüze mübadele'' konusu ele alındı. Her iki ulustan da çok sayıda insanın doğup büyüdüğü yerleri terk etmek zorunda kaldıkları ama bu toprakları unutamadıkları, özlemlerini dindiremedikleri vurgulanarak, iki ülke ilişkilerinin gelişmesinin, mübadillerin de özlemlerini, acılarını biraz olsun dindirebileceği anlatıldı.
CHP Parti Meclisi üyeleri Fikri Sağlar ve Berhan Şimşek , Prof. Dr. Ünsal Oskay , gazetemiz Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve gazeteci Nebil Özgentürk 'ün katıldıkları panelde ise ''Yaşama Saygı'' konusu tartışıldı. Panelde insanların okuması, araştırması ve sorgulaması gerektiği üzerinde durulurken ''Sorunların çözümü için katılım ve yurttaşlık bilincinin gelişmesi şart. İnsanların yaşama, çevreye ve ülkelerine karşı daha duyarlı ve özenli olmaları gerekli'' denildi.
CUMHURİYET 16 - 08 - 2000 (Barış Doster)
Altınoluk'un CHP'li Belediye Başkanı İsmail Aynur , yaşamın her şeyin özü olduğunu belirterek, paylaştıkça çoğaldıklarını söyledi. Sosyal demokrat belediyelerin yol, su, kanalizasyon gibi rutin hizmetlerin yanı sıra halka kültür ve sanat hizmeti vermeyi de ilke edindiklerine dikkat çeken Aynur, Altınoluk'u kültür, bilim, sanat ve sporun merkezi yapacaklarını, kültür mozaiğini geliştireceklerini söyledi.
Altınoluk'un kardeş belediyesi olan Midilli'nin Gera Belediye Başkanı Pavlos Vogiatzis de, iki ülkenin bölgede birbirlerinin egemenliklerine göz dikmeden yaşamaları gerektiğini vurgulayarak, her iki kıyıda da akrabaların, dostların yaşadığını, onların ruhlarını mutlu etmek gerektiğini söyledi.
Ortaklıkların, benzerliklerin ve dostluğun öne çıkarılmasını, savaşın çare olmadığını belirten Vogiatzis, ''Dünyayı yönlendirenler ve egemen güçler, Türkiye ve Yunanistan'ı savaştırmayı başaramayacaklar'' dedi. Etkinlikler kapsamında gazeteciler Süleyman Gencel , Stelyo Berberakis ile araştırmacılar Saba Altınsay ve Katilena Stathakou 'nun katıldıkları panelde de, ''Geçmişten günümüze mübadele'' konusu ele alındı. Her iki ulustan da çok sayıda insanın doğup büyüdüğü yerleri terk etmek zorunda kaldıkları ama bu toprakları unutamadıkları, özlemlerini dindiremedikleri vurgulanarak, iki ülke ilişkilerinin gelişmesinin, mübadillerin de özlemlerini, acılarını biraz olsun dindirebileceği anlatıldı.
CHP Parti Meclisi üyeleri Fikri Sağlar ve Berhan Şimşek , Prof. Dr. Ünsal Oskay , gazetemiz Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve gazeteci Nebil Özgentürk 'ün katıldıkları panelde ise ''Yaşama Saygı'' konusu tartışıldı. Panelde insanların okuması, araştırması ve sorgulaması gerektiği üzerinde durulurken ''Sorunların çözümü için katılım ve yurttaşlık bilincinin gelişmesi şart. İnsanların yaşama, çevreye ve ülkelerine karşı daha duyarlı ve özenli olmaları gerekli'' denildi.
CUMHURİYET 16 - 08 - 2000 (Barış Doster)
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
19 Haziran 2000 Pazartesi
Gençel yeniden ÇGD başkanı
Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ege Şubesi olağan genel kurulunu yaptı. Symirna Otel'de gerçekleştirilen kongrenin dîvan başkanlığını, ÇGD Genel Başkanı İsmet Demirdöven yaptı.
Tek listeyle girilen kongrede Süleyman Gencel, yeniden başkan seçildi. Gencel, kongrede yaptığı konuşmada derneğin başkanlığını yaptığı dönemi anlattı. "Biz yönetime gelirken, derneğin sadece tabelası vardı." diyen Gencel, "Derneği, bu durumdan kurtardık ve büyüttük. 80 civarındaki üye sayısını, 167'ye çıkardık. Derneğe, uluslararası basın merkezi olabilecek büyük bir yer kazandırdık." dedi.Süleyman Gencel'den sonra söz alan ÇGD Genel Başkanı ve Radikal Gazetesi Haber Müdürü İsmet Demirdöven, medyadaki kartelleşme ve yozlaşmayı anlatırken son günlerin gündem konusu olan ajan gazetecilere de değindi. Siyah kodlu ajan olduğu iddia edilen Fatih Altaylı'ya yüklenen Demirdöven, "Ajan olmadığını söyleyeceği yerde, Fehmi Koru'ya ajan yakıştırması yapıyor. Başörtüsü ile eylem yapan kızlara fahişe, insan haklarını savunanlara hayvan diyor." şeklinde konuştu. ÇGD Ege Şubesi'nin yeni yönetimi, şu isimlerden oluştu: Süleyman Gencel, Macit Sefiloğlu, Ünal Ersözlü, Duygu Özsüphandağı, Şevki Köse, Asuman Memen ve Meral Odabaşoğlu.
ZAMAN 19 - 06 - 2000
Tek listeyle girilen kongrede Süleyman Gencel, yeniden başkan seçildi. Gencel, kongrede yaptığı konuşmada derneğin başkanlığını yaptığı dönemi anlattı. "Biz yönetime gelirken, derneğin sadece tabelası vardı." diyen Gencel, "Derneği, bu durumdan kurtardık ve büyüttük. 80 civarındaki üye sayısını, 167'ye çıkardık. Derneğe, uluslararası basın merkezi olabilecek büyük bir yer kazandırdık." dedi.Süleyman Gencel'den sonra söz alan ÇGD Genel Başkanı ve Radikal Gazetesi Haber Müdürü İsmet Demirdöven, medyadaki kartelleşme ve yozlaşmayı anlatırken son günlerin gündem konusu olan ajan gazetecilere de değindi. Siyah kodlu ajan olduğu iddia edilen Fatih Altaylı'ya yüklenen Demirdöven, "Ajan olmadığını söyleyeceği yerde, Fehmi Koru'ya ajan yakıştırması yapıyor. Başörtüsü ile eylem yapan kızlara fahişe, insan haklarını savunanlara hayvan diyor." şeklinde konuştu. ÇGD Ege Şubesi'nin yeni yönetimi, şu isimlerden oluştu: Süleyman Gencel, Macit Sefiloğlu, Ünal Ersözlü, Duygu Özsüphandağı, Şevki Köse, Asuman Memen ve Meral Odabaşoğlu.
ZAMAN 19 - 06 - 2000
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
14 Nisan 2000 Cuma
Dostlar buluştu
Ankara'da bir araya gelen Türk ve Yunanlı gazeteciler, basının barışın sağlanmasındaki rolü üzerinde durdu. Avrupa Gazeteciler Birliği, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin de aralarında bulunduğu yedi gazetecilik örgütünce düzenlenen panele Sophia Vultepsi, Monalis Mathoadokis, Süleyman Gençel ve Can Dündar konuşmacı olarak katıldı. Paneli Yunanistan Büyükelçisi Yohoannis Korantis de izledi. Gazeteci Mathoadokis, "Yunanistan'da basın adaletin kapısıdır derler. Basının işlevini yerine getirebilmesi için iktidarları eleştirmesi şart" dedi. Vultepsi de savaş karşıtlığının bir meslek ilkesi olduğunu hatırlattı. Gençel gazetecilerin devletçi ve milliyetçi bakış açısını terk etmesini, Dündar da, iktidar bağımlılığından kurtulunmasını istedi.
RADİKAL 14 Nisan 2000
RADİKAL 14 Nisan 2000
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
11 Aralık 1998 Cuma
"Basında ifade özgürlüğü" paneli
Ege ve Trakya Gazeteciler Barış Platformu, İnsan Hakları Haftası nedeniyle "Basında İfade Özgürlüğü" konulu bir panel düzenledi.
Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ege Şubesi Başkanı Süleyman Gencel'in yönettiği panele konuşmacı olarak, Türkiye Gazeteciler Sendikası İzmir Şube Başkanı Hüseyin Aslan, Avukat Mehmet Nur Terzi, Yunanistan'dan Elefteria gazetesinden Stratis Balaskas ve Yanis Cumas katıldı.
TGS İzmir Şube Başkanı Aslan konuşmasında, "Salt özgürlük kavramı tek başına bir anlam ifade etmez. Öncelikle özgürlük kavramının içinin doldurulması, daha sonra da özgürlüklerin bir bütünlük içinde algılanıp yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Düşünce özgürlüğü, düşünceyi ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve yaşama özgürlüğü bir bütünün parçalarıdırlar. Bu parçalar, bir bütün oluşturduklarında anlam kazanırlar. Kısacası bir özgürlüğün varoluş sebebi, bir başka özgürlüktür" dedi.
Panele katılan Yunanlı gazeteciler, Yunanistan'da köşe yazarlarının istediklerini yazarak fikirlerini ifade etme hakkına sahipken muhabirlerin bundan çeşitli nedenlerle mahrum olduklarına dikkat çektiler ve Yunanistan'daki Gazeteciler Cemiyeti'nin basına verilen ilanların gelirlerinin yüzde 25'ini alma hakkına sahip olduğunu belirtiler. Avukat Mehmet Nur Terzi ise Dünya'da ve Türkiye'deki basınla ilgili hukuki uygulamaları örnekler vererek anlattı.
http://www.porttakal.com/ 11 -12 - 1998
Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Ege Şubesi Başkanı Süleyman Gencel'in yönettiği panele konuşmacı olarak, Türkiye Gazeteciler Sendikası İzmir Şube Başkanı Hüseyin Aslan, Avukat Mehmet Nur Terzi, Yunanistan'dan Elefteria gazetesinden Stratis Balaskas ve Yanis Cumas katıldı.
TGS İzmir Şube Başkanı Aslan konuşmasında, "Salt özgürlük kavramı tek başına bir anlam ifade etmez. Öncelikle özgürlük kavramının içinin doldurulması, daha sonra da özgürlüklerin bir bütünlük içinde algılanıp yaşama geçirilmesi gerekmektedir. Düşünce özgürlüğü, düşünceyi ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve yaşama özgürlüğü bir bütünün parçalarıdırlar. Bu parçalar, bir bütün oluşturduklarında anlam kazanırlar. Kısacası bir özgürlüğün varoluş sebebi, bir başka özgürlüktür" dedi.
Panele katılan Yunanlı gazeteciler, Yunanistan'da köşe yazarlarının istediklerini yazarak fikirlerini ifade etme hakkına sahipken muhabirlerin bundan çeşitli nedenlerle mahrum olduklarına dikkat çektiler ve Yunanistan'daki Gazeteciler Cemiyeti'nin basına verilen ilanların gelirlerinin yüzde 25'ini alma hakkına sahip olduğunu belirtiler. Avukat Mehmet Nur Terzi ise Dünya'da ve Türkiye'deki basınla ilgili hukuki uygulamaları örnekler vererek anlattı.
http://www.porttakal.com/ 11 -12 - 1998
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
26 Ekim 1998 Pazartesi
Gazeteciye gözaltına tepki
Yeni Asır Gazetesi yazarlarından Mehlika Türkmanoğlu'nun, "Manisalı Öğrenciler Davası" ile ilgili köşesi yazısından dolayı hakkında çıkarılan gıyabi tevkif kararı nedeniyle 5 yaşındaki çocuğu ile birlikte Asayiş Şube'ye götürülmesine basın örgütlerinden tepki geldi.
İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Erol Akıncılar ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Ege Şubesi Başkanı Süleyman Gencel tarafından yapılan açıklamalarda, Mehlika Türkmenoğlu ve 5 yaşındaki çocuğunun Asayiş Şube'ye götürülmesi, 20 saat süreyle gözaltında tutulması üzüntüyle karşılandı ve kınandı. Açıklamada, Türkmenoğlu'nu 5 yaşındaki çocuğu ile birlikte götürüp gözaltında tutanlar hakkında soruşturma açılması istendi.
http://www.porttakal.com/ 26 - 10 - 1998
İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Erol Akıncılar ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Ege Şubesi Başkanı Süleyman Gencel tarafından yapılan açıklamalarda, Mehlika Türkmenoğlu ve 5 yaşındaki çocuğunun Asayiş Şube'ye götürülmesi, 20 saat süreyle gözaltında tutulması üzüntüyle karşılandı ve kınandı. Açıklamada, Türkmenoğlu'nu 5 yaşındaki çocuğu ile birlikte götürüp gözaltında tutanlar hakkında soruşturma açılması istendi.
http://www.porttakal.com/ 26 - 10 - 1998
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
16 Temmuz 1998 Perşembe
Basına keyfi yasağa tepki
İçişleri Bakanlığının genelgesi bahane edilerek, polis muhabirlerinin İzmir Emniyet Müdürlüğü'ne sokulmaması, gazeteciler tarafından protesto edildi. İzmir Emniyet Müdürü Ahmet Demir, dün gazetecilerin Asayiş Şubesi Müdürlüğü'ne girişini yasaklamış, karar Nöbetçi Amirliği'ne asılan yazıyla duyurulmuş, basın mensupları dışarı çıkarılmıştı.
Dün toplu halde Bozyaka'daki Emniyet Hizmet Binası'na gelen basın mensupları giriş kapısındaki görevlilerce durduruldu. Polislerin binaya girişin yasak olduğunu söylemesi üzerine gazeteciler bina önünde oturma eylemi yaptı. Yetkililerle görüşen polisler, gazetecilerin Asayiş Şubesi'nin bulunduğu üçüncü kata çıkmasına izin verdi.
Asayişten Sorumlu İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı Mehmet Türker gazetecilere, kendilerine emir verildiğini belirterek, ‘‘İçişleri Bakanlığı genelgesinde basın mensuplarının olay yerlerine girdikleri, suçu kesinleşmemiş kişilerle konuştukları belirtiliyor. Bizim üstümüzdekilerin emrine göre hareket etmek durumundayız. Bunun muhatabı biz değiliz’’ dedi.
ÇGD İzmir Şube Başkanı Süleyman Gençel ise Bakanlık genelgesinin bahane edilip, basın mensuplarına zorluk çıkarıldığına dikkat çekti, bu hatanın kısa sürede düzeltilmesini umduklarını söyledi. İzmir Gazeteciler Cemiyeti de Başbakan Mesut Yılmaz, parti genel başkanları ve hükümet ortaklarına telgraf çekti ve durumun biran önce düzeltilemesini istedi. Yasağın kalkmaması halinde gazeteciler bugün 10.30'da Konak'ta İzmir Emniyet Müdürlüğü binası önünde toplanıp oturma eylemlerine devam edecek.
HÜRRİYET 16 - 07 - 1998
Dün toplu halde Bozyaka'daki Emniyet Hizmet Binası'na gelen basın mensupları giriş kapısındaki görevlilerce durduruldu. Polislerin binaya girişin yasak olduğunu söylemesi üzerine gazeteciler bina önünde oturma eylemi yaptı. Yetkililerle görüşen polisler, gazetecilerin Asayiş Şubesi'nin bulunduğu üçüncü kata çıkmasına izin verdi.
Asayişten Sorumlu İzmir Emniyet Müdür Yardımcısı Mehmet Türker gazetecilere, kendilerine emir verildiğini belirterek, ‘‘İçişleri Bakanlığı genelgesinde basın mensuplarının olay yerlerine girdikleri, suçu kesinleşmemiş kişilerle konuştukları belirtiliyor. Bizim üstümüzdekilerin emrine göre hareket etmek durumundayız. Bunun muhatabı biz değiliz’’ dedi.
ÇGD İzmir Şube Başkanı Süleyman Gençel ise Bakanlık genelgesinin bahane edilip, basın mensuplarına zorluk çıkarıldığına dikkat çekti, bu hatanın kısa sürede düzeltilmesini umduklarını söyledi. İzmir Gazeteciler Cemiyeti de Başbakan Mesut Yılmaz, parti genel başkanları ve hükümet ortaklarına telgraf çekti ve durumun biran önce düzeltilemesini istedi. Yasağın kalkmaması halinde gazeteciler bugün 10.30'da Konak'ta İzmir Emniyet Müdürlüğü binası önünde toplanıp oturma eylemlerine devam edecek.
HÜRRİYET 16 - 07 - 1998
Etiketler:
Başkalarının kaleminden
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
