Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2009 Cuma

Yaşayan ölüler

Geçtiğimiz günlerde kentin önemli yerel gazetelerinin birinde İzmirli bir köşe yazarının yazısı ilgimi çekti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği bir etkinlikle ilgiliydi köşe yazısı. Bilgi de büyükşehir belediyesi kaynaklarından alınmıştı. Şöyle diyordu yazar, köşesinde:
“…Programlar arasında Kuva-yı Milliye’nin 90. Yılında İzmir ve Batı Anadolu Sempozyumu dikkatimi çekti. Yerli yabancı 50’yi aşkın değerli bilim adamı bildiri sunacak. Bunlardan biri Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü sahibi Yunanlı yazar Elsa Hiu. İzmirli, entelektüeller Elsa Hiu’yu ’İzmirli Nine’ kitabıyla tanıyor. "Benden Selam Söyle Anadolu’ya" kitabının yazarı Dido Sotiriu ise bir başka Yunanlı konuk…”
Bu paragrafı okuduğunuzda size garip gelen bir şey oldu mu?
Belki ilk anda dikkatinizi çekmemiştir.
O zaman paragrafı yeniden okuyunuz.
Şimdi dikkatinizi çeken bir nokta oldu mu?
Hala olmadıysa sizden de şüpheleneceğim…
Buyurun size bilgi
1909 yılında Aydın’da doğan Dido Sotiriu, 13 yaşındayken İzmir’den Yunanistan’a göç etti. Bütün hayatı mücadeleyle geçen Dido Sotiriu, bir barış savaşçısıydı. Türkiye’yle Yunanistan arasındaki ilişkilerin en gergin olduğu dönemlerde bile Türkiye’yle dostluk ve barış için sesini yükseltmekten korkmadı. Gençliğinden itibaren kadın hakları için de mücadele eden, faşizme karşı direnişte yer alan Sotiriu, özel hayatında da bir devrimciydi.
20. yüzyılın zor dönemlerine tanıklık eden Sotiriu, ölümden hiçbir zaman korkmadığını söyler, ‘Beni korkutan tek şey, yavaş yavaş kaybolan ve kıymetli anılarımı da beraberinde alan hafızam’ derdi. Soturiu 2004 yılı eylül ayında hayata gözlerini yumdu.
Köşe yazarının 10 Eylül 2009 günü kaleme aldığı paragrafta İzmir’e geleceği iddia edilen yazarın 2004 yılında ölmüş olması hayli ilginç bir tezat.
Ama asıl önemlisi bu bilginin köşe yazarına nasıl gittiği… Paragrafta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın etkinlikleri belirtiliyor, Dido Sotiriu kadar tanınmayan Sisamlı yazar Elsa Hiu’ya atıfta bulunuluyor.
Sotiriu’nun 2004’te öldüğünden habersiz yazarın Elsa Hiu’yu bilmesini beklemek biraz yanlış olur. O zaman bu bilgi doğrudan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan mı geldi acaba?
Önümüzdeki Cumhuriyet Bayramı etkinliklerine İzmir’e Tevfik Fikret, Nazım Hikmet’in konuk olarak davet edileceğini okur iseniz lütfen şaşırmayınız.
Burası İzmir… Bu kentte her şey olabilir.

NOT 1 : Çok ilginç bir öğle yemeğindeydim. Son derece düzeyli, kette yapılması gerekenleri tartışıldığı… Demek ki birileri bu kent için hala kafa yoruyor. Yorması gerekenlerin ne yaptıklarını ise anlamakta zorlanıyorum.

NOT 2 : İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin önceki gece düzenlediği 9 Eylül resepsiyonunda CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın mesajı okunup okunmadığı tartışması kulisleri aniden hareketlendirdi. Gitmediğim için bilemiyorum. Ancak doğru ise durum vahim.

YENİGÜN 11 - 09 - 2009

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Hasan’ın Balkan maceraları (2)

Gazetemizin değerli kalemi, köşe yazarı, ulu insan Hasan Tahsin, Mostar ve Saraybosna’yı gezerken, savaş zamanında kazılan ünlü tünelleri de ziyaret etmiş. Sırplar’dan habersiz kazılan tünellerin uzunluğu 800 metre… Boşnaklar bu tüneli elle kazarak, 4 ay 4 gün içerisinde bitirmişler. Hasan Tahsin, tünel fikrini ortaya atan ve bizzat yapımını üstlenen kişiyi, abisi Kocaoğlu’na metro konusunda danışmanlık yapmak için İzmir’e davet etmek istemiş. Yani Nejat Brankoviç’i… Brankoviç bu teklifi kibarca reddetmiş, “Sayın Tahsin, ben Bosna Hersek Federasyonu’nun başbakanıyım, görevlerimi bırakarak İzmir’e gelmem mümkün değil. Hem 4 milyonluk bir kentte bu işi yapacak danışman bulamamış mı sayın Topoğlu?” önerisinde bulunmuş. Hasan da, “Abimin ismi Aziz Kocaoğlu” diye düzeltmiş. Brankoviç yanıtlamış: “Çin gazetelerinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Sait Topoğlu yazıyordu. Oradan okudum.”
Kıssadan hisse: Tünel kazmayı başaranlar başbakan bile oluyormuş. Kazamayanları nasıl bir son bekliyor, onu bugün için tahmin edemiyorum.Bu arada savaş zamanı Bosna’daki tünelin yıkılması için Sırplar, Saraybosna Havaalanı’nı sürekli sulamışlar. Buradan Hatay esnafına duyurulur. Dükkanlarınızın önünü sularsanız, metro karmaşasına kesin çözüm bulabilirsiniz. Bakın gördüğünüz gibi tarih bilgisi işe yarıyor ve ne demişler: “Tarih tekerrürden ibarettir.”

***

Ünlü Türk büyüğü Hasan Tahsin’in Balkan maceralarına devam ediyoruz tabii ki... O kadar yürüyüş ve eski eser ziyaretinden sonra yorulmuş Hasan Tahsin.
“Bir Kemalist yorulur mu” diye sormayın. Yorulmuş işte.
Rehberi evine gönderip, bir kafeye oturmuş arkadaşlarıyla akşam vakti. Garson masaya gelmiş ve Boşnakça bir şeyler söylemiş. Herkes birbirine bakmış.
Hasan soda isteyecek… İsteyecek de nasıl anlatacak.
“I want soda” demiş.
Garson bön bön bakmış.
Hasan baktı ki olmuyor, ortada bir iletişim problemi var. Kendisi iletişimci ve aynı zamanda televizyoncu ya…
Elini ağzına götürmüş, şişeyi diker gibi yapmış. Midesini sıvazlarken de “water, water” demiş.Garson, “Bu da mı Tokatlı” diye düşünmüş ama fazla renk vermek istememiş.
Neyse ki devreye gruptan başkası girip “mineral water” deyince garson rahatlamış. Yoksa sabaha kadar karşısında garip hareketlerle soda isteyen birini izlemek zorunda kalacakmış.
Gerçi Hasan Tahsin bu… Baktı ki olmuyor, başlardı söylenmeye:
“Biz Osmanlı’nın torunlarıyız. Bu topraklarda yüzyıllarca hüküm sürdük. Siz hala Türkçe bilmiyorsunuz. Tez elden bu ülkeleri yeniden topraklarımıza katalım. Bu insanlara Türkçe öğretelim. Biz de rahat rahat içeceğimizi, isteyelim.”

NOT 1: Üçyol – Üçkuyular metro hattı durmuş. Menderes Aliağa zaten durmuştu. Karayollarından izin alınmaz ise Bornova da duracak. Büyükşehir Belediyesi yıkama yağlama haber geçeceğine kapsamlı bir metro açıklaması yapmak zorunda.

NOT 2: Üçüncü İzmir projesine de hukuk “dur” demiş. Birileri kendine dönüp, “Biz ne yapıyoruz” diyor mu acaba.
 
YENİGÜN 20 - 07 - 2009

30 Mayıs 2008 Cuma

İzmir medyası

İzmir medyası şu sıralar gerçekten suskun. Kimsenin doğru dürüst bir şey yazmadığı da ortada. Bu nedenle Yenigün Gazetesi yazarları arasında tartışmalar öne çıkıyor.
Çevrede siyaset ile ilgili kim ile konuşsam, İzmir’deki yerel medyanın ciddi bir suskunluk döneminde olduğu, köşe yazarlarının da suya sabuna dokunmamaya özen gösterdikleri, sadece Yenigün’ün gerek haberleri gerekse köşe yazarları ile diğerlerinden ayrıldığı tezinde birleşiyorlar...
Yenigün haberi ve yorumuyla bugün İzmir siyasetinin gündemini tutuyor.
Tabii bazı köşe yazarlarımız bu satırlardan yola çıkarak kendilerine yönelik tespitler yaptığımı iddia edebilir.
100 ünlü Türk büyüğü içinde olan Hasan Tahsin (Önceki gün bir düzeltme yaptı ve kendisinin 100 ünlü dünya büyüğü sıralaması içerisinde olduğunu belirtti) bu noktada kentin tüm ulusalcıları ile aynı platformu paylaşıyor.
Ümit Yaldız her ne kadar geleceğin önemli magazin yazarı olacaksa da bugün siyaset yazmaya devam ediyor. AKP, CHP, MHP hatta diğer merkez sağ partilerin gündemini doğru şekilde takip ediyor. Macit Sefiloğlu kent politikasına biraz üstten bakarak yorumlarını ardı ardına sıralıyor. Bir de yeni bir yazar çıktı ortaya. Adı Serdar Öztürk. Çok cool takılıyor, uluslararası ilişkiler üzerinden Türkiye’nin üzerinde bulunduğu sırat köprüsünü tarif ediyor. Bazen bizi küçümse de, "Sizin gibi dedikodu yazarlığı yapmıyorum" şeklinde tespitler de bulunsa da Serdar Öztürk’ün yazılarını izlemekte, kendisi ile olan ilişkiyi doğru sürdürmekte yarar var. Malum Türkiye’nin nereye gideceği belli değil. Bir gün işimiz düşebilir kendisine.
Bana "Sen ne yapıyorsun" sorusu soruyorsanız, "Vallahi ben de bilmiyorum ne yaptığımı" yanıtını alırsınız.
Şimdi şu yazıyı kaleme almam bile ne yaptığımı bilmediğimi gösteriyor aslında.
Öyle bir parti yazıyorsunuz ki, iki kuruşluk aklınızı başınızdan alıyor. Biri bir gün burada, bakıyorsunuz yarın karşı tarafta. İnsanın arada bir başı dönüyor. Bu nedenle bizi bazen mazur görün.

NOT 1: Kocaoğlu konusunda şikâyetler artıyor.

NOT 2: Yakın dönem içerisinde bir deprem bekliyorum. Hem de İzmir’i sarsacak.

NOT 3: Ağustos ayından kadar İzmir medyasında önemli gelişmeler yaşanabilir. Zaten herkes bunu bekliyor.

YENİGÜN 30 - 05 - 2008

10 Nisan 2007 Salı

Bağımlı İzmir basını

Değişik bir gazetecilik döneminden geçtiğini anlatıyor, Sabah Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Fatih Altaylı. Ve önceki gün Yılmaz Özdil’in yazısının nasıl TMSF’ci hukukçular tarafından engellendiğini belirtiyor. Ardından da editoryal bağımsızlıktan filan sözediyor… Yazı kısa olmasına karşı o kadar karışık ki, anlamak mümkün değil. Halk yerse diye yazılmış biraz da… Sabah’ın diğer köşe yazarı Hıncal Uluç da “Neler oluyor Sabah’ta” başlıklı yazısında TMSF konusuna atıf yapıyor ve gazetenin tarihini anlatıyor. Neden?
İşte orası belli değil.
Hıncal Uluç da ne yazacağını bilememiş, mesaj vermeye çalışmış…
Tabii biz gelelim aynı süreci yaşayan Yeni Asır’a…
Genel Yayın Yönetmeni Osman Gençer TMSF’nin gazeteye el koymasından bir gün sonra yazdığı yazıda gazetede hiçbir değişikliğin olmayacağının altını çizmiş, Yeni Asır’ın aynı çizgide yürüyeceği mesajını vermişti.
Ancak bugünün Yeni Asır Gazetesi’ne baktığımızda mesele hiç de Osman Gençer’in anlattığı gibi değil.
Politika yazarı Erkin Usman spor tarihi yazıyor, Selamettin Bayındır Türk dili üzerine… Nevzat Dönmez CHP eleştirirken, Şebnem Bursalı yoruma hiç girmeden anket sonuçları yayınlıyor.
Gazetenin manşet haberlerinde çoğunlukla üçüncü sayfa haberleri var.
Tayip Erdoğan ve AKP haberleri ise hiç eksik olmuyor sayfalardan
Nerede o “Yapın, yıkın, yeniden yapın” diyen tarz…
TMSF gelince işler 100 yıllık çınarda da değişmiş anlaşılan…
Aslında bir sopa yok önlerinde. Ancak daha önce de bu sütundan da vurguladığım gibi bir oto-kontrol mekanizması var, hem de en gelişmiş olanı…
TMSF endeksli oto-kontrol bu…
Seçime kadar böyle, sonrası ise belirsiz…
Açık sansür uygulayan bir çok yerel gazete var İzmir’de... Bazı sivil toplum örgütleri liderlerinin olumsuz haberlerini yazmak yasak. Neme lazım adam para veriyor çünkü…
Bazı şirketlerin olumsuz haberleri de yasak. Ya adamlar reklamları keserse…
Oto-kontrol sistemini çalıştıran köşe yazarları sayısı ise yüzü geçti...
Kimi mason olduğu için bazı konuları kaleme almaz, kimi rotaryen olduğu için.
Kimi şirket yönetimindedir kiminin eşi bir yerlerde çalışmaktadır.
Sonuçta hepsi zincirlerin içinde yaşam sürdürmeye çalışmaktadır, bir kafesten dünyayı seyrederek.
Ama onlara sorsanız tıpkı maymunlar gibi mutludurlar kafeslerinde, özgürlüğün tadını hiç bilmedikleri için…
İzmir medyası uzun süredir bu kadar atıl, bu kadar bağımlı olmamıştı.
Büyükşehre bağımlılık, Büyükşehir Belediye Başkanı'na bağımlılık, İTO’ya bağımlılık, EBSO’ya bağımlılık, Arkas’a bağımlılık, Ege Koop’a bağımlılık, AKP’ye bağımlılık…
Uzat uzatabildiğin kadar listeyi…
Uzattıkça İzmir basının ne kadar bağımlı ve güdümlü olduğu daha net ortaya çıkıyor…

NOT: Bu yazı iki gündür İTO Başkanı Ekrem Demirtaş için kendi gazetesinde sansür yapan eski genel yayın yönetmeni Gönül Soyoğul üzerine yönelik gelen sayısız maillere bir yanıttır.

http://www.suleymangencel.com/ 10 - 04 - 2007

3 Nisan 2007 Salı

TMSF’nin getirdikleri

Sadece merak ettim… İzmir medyasının, siyasetinin hatta iş dünyasının durumunu değiştirecek, taşları yerinden oynatacak bir gelişmeye İzmirli köşe yazarları nasıl bakacak diye… İki kişi kaleme almış bu konuyu…
Birincisi yani Hasan Tahsin kısa bir not özetlemiş genel durumu ve Sabah grubunda olan gelişmelerden gazeteci meslektaşlarının nasıl etkilenebileceğini dikkate almış. Ve “Allah yardımcıları olsun” temennisinde bulunmuş.
İkinci yazı ise Osman Gençer’den…
Gençer “TMSF’li günler” başlıklı yazısında İzmir kamuoyuna ve Yeni Asır okuyucularına mesaj vermeye çalışmış. Bu mesaj son derece net:
“Bundan sonra değişen bir şey olmayacak.”
Böyle bir mesajın verilmesi tabii ki gerekli. Hem okuyucu hem de reklam verenlerin kafasında oluşan bazı soru işaretlerinin ortadan kaldırılması gerekiyor.
Ama…
Bundan önce TMSF’li günleri yaşayan diğer gazetelere baktığımızda çok şeyin değiştiğini görüyoruz.
Öncelikle oto-kontrol mekanizması farklı işlemeye başlıyor. Daha doğrusu kırmızı çizgiler daha belirginleşiyor. Bu gazetelerde çalışan gazeteciler ve yazı yazan köşe yazarlarının kafalarında hep şu soru var.
Bunu yazdığımda TMSF konuya nasıl bakacak?
Oto-kontrol mekanizmasındaki değişim zaman içerisinde olacak. Önümüzde hem cumhurbaşkanlığı hem de genel seçimler var. Sabah Grubu’nun tüm kayıtlarının hazırlanması ve ihaleye çıkarılması bir süreç. Bu süreç en az 3 ay. Eğer seçim Kasım’da yapılacaksa hükümet bu süreci biraz daha uzatarak Sabah Grubu’nun tüm imkanlarından yararlanabilir.
Eğer seçim Temmuz’a alınırsa üç aylık süreç zaten yeterli iktidar için.
Biz bu durumu Star gazetesi ve televizyonunda yaşadık, İzmir TV’de de…
Benim asıl merak ettiğim gerek Türkiye’de gerekse İzmir’de dengeleri değiştirecek bu gelişmelere İzmirli köşe yazarlarının aldığı tavır.
Sanki böyle bir gelişme olmamış gibi davranıyor köşe yazarları…
Kendi gündemleri üzerine yazıp çizmeye devam ediyor, bu konuyu tartışmak bile istemiyorlar.
Korkuyorlar mı?
Kesinlikle…
İşte bir başka oto-kontrol… Korkunun üzerine inşa edilmiş olan…
Başka da bir şey beklenemez onlardan… Bugüne kadar İzmir için hangi konuda cesaretli yazılar yazabildiler ki, böyle bir konuyu gündeme alabilsinler…

http://www.suleymangencel.com/ 03 - 04 - 2007

15 Şubat 2007 Perşembe

Gerçekten zor durumda İzmir basını

Sizlere bugün güzide İzmir basınının kaleme aldığı bazı haberleri ve yorumları aktarmak, eleştiride bulunmak istiyorum. Hani İzmirli’nin haklarını koruduğunu söyleyen, objektif olduğunu iddia eden İzmir basınından söz ediyorum. Attığı manşetlerle mangalda kül bırakmayan, toplum için çalıştığını iddia eden, yanlış yapıldığında yanlışı yapanın karşısına dikildiğini belirten İzmir basınından… Birinci haber hiç yorumsuz verilmiş İzmir basınında… Yorum yapsalar başlarına gelecek reklam faciasının farkındalar galiba.
İşte birinci haber:
EFE, Çilingir ve Sarı Zeybek markalarıyla rakı üreten Elda A.Ş’nin CEO’luğuna (en üst düzey yönetici), 2002 yılından bu yana koordinatörlük görevini yürüten Egemen Demirtaş getirildi. Şirketin yönetim kurulu başkanı Ekrem Demirtaş’ın oğlu olan 30 yaşındaki Egemen Demirtaş, hem üretim hem de pazarlamadan sorumlu olacak.”
İzmir Ticaret Odasından 480 kişinin ortaklığıyla kurulan ELDA AŞ, nasıl olmuş da kendine bu işlerde deneyimli bir CEO atayamamış da Ekrem Demirtaş’ın oğlu bu göreve getirilmiş. Üstelik Ekrem Demirtaş’ın kızı yine çok ortaklı olan IZAIR’de üst düzey yöneticilik yapıyor.
İşte ikinci haber:
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir’de duraklamanın bittiğini ve kabuğun yırtıldığını söyledi. Kocaoğlu, ''Hem stratejik plan vizyonumuzla hem de ürettiğimiz 500’e yakın projeyle önümüzdeki günlerde sanayi potansiyelinin artmasını, turizmde, hizmet sektöründe İzmir’in büyümesini hedefliyoruz. Gelişmeler hepimizi umutlandırıyor'' dedi.
İzmir basını bu konuda da kulağının üzerine yatmış durumda nedense… O çok eleştirel olduğunu iddia eden adamlar nerede acaba. Masalarda Aziz Kocaoğlu’nu yerden yere vuran, "Bu adamla bir adım bile atılmaz" diyen köşe yazarları bu açıklama sonrası hiç adım atmayı düşünmüyorlar mı?
Üçüncü haber daha doğrusu yorum ise Milliyet Ege ilavesinde Deniz Sipahi’nin kaleminde… Deniz Sipahi İzmir’in borçlarını kaleme almış
“Yeni parayla 1 milyar 424 milyon YTL, eski parayla 1 katrilyon 424 trilyon liralık bir borçtan söz ediyoruz. Bu kadar borç nasıl yapılmış bu ayrı bir konu; sadece bugünkü mevcut yönetimin de sorumlu olduğu bir konu değil. Yıllardır devam eden, katlandıkça katlanan bir borç... Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir.
Başkan Aziz Kocaoğlu, bu dönemde belediyenin kamburu gibi duran bu borç meselesini masaya yatırdı ve bir geri ödeme planı hazırladı. İstanbul ve Ankara’nın yaptığı gibi hiç borcu yokmuş gibi davranıp yoluna devam edebilirdi. Ama yapmadı, bu konuyu herkesin bilmesinde fayda görüyorum.”
Bu konunun bugün değil Kocaoğlu göreve gelmeden yani Ahmet Piriştina döneminde de kaleme alınması gerekiyordu. Ancak Deniz Sipahi’nin hiçbir yazısında bu borcun büyük kısmının Ahmet Piriştina döneminde yapıldığı tespitini göremedim. Sipahi şimdi de Ahmet Piriştina’nın ürettiği borçları temizlemek iddiasında olan Kocaoğlu’na alkış tutuyor. İlginç…
İzmir’e iyi bir karikatürist gelse ve İzmir basını üzerine bir şeyler çiziktirse karikatür şöyle olurdu.
Bir yana dönüp sürekli alkışlayan basın, aniden başka yöne dönüyor ve bir başkasını alkışlamaya başlıyor. Yine bir bakıyorsunuz bir başka yönde bulunan birine yönelmiş bu kez alkışlar.
İnsanlar ortadan yokoluyor ancak İzmir basınının alkışları hiç tükenmiyor…

NOT: Yeni Asır Gazetesi yöneticileri, internet sitenizde bir haber okumak için 10 dakika beklendiğinin farkında mısınız. Server mı değiştireceksiniz yoksa varolanı mı yenileyeceksiniz, bilemem ama bir an önce bu konuya el atsanız iyi olacak. Sizin rakip olarak dikkate almadığınız gazeteler bile internet konusunda sizden çok öndeler. Günde ortalama 12 bin kişinin girdiği bir sitenin daha hızlı olması gerekmiyor mu?

http://www.suleymangencel.com/ 15 - 02 - 2007

12 Aralık 2006 Salı

Köşe yazarlığı cahilliği…

Birileri Ersu Hızır’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreterliği vekili olarak çalışmasını, belki de asaleten atanmasını istemiyor anlaşılan, bazı gazetecilere ve köşe yazarlarına telefon ederek yeni isimler önermeye başladı. Önerilen isimleri daha sonra yayınlayacağım. Ancak İzmir medyasının ve özellikle köşe yazarlarının, CHP içinde yaşananları, genel merkez ile büyükşehir belediyesi arasındaki ilişki ağlarının hangi yöne doğru evrildiğini, bu evrilmede kimlerin hangi rolü üstlendiklerini kavramaktan uzak oldukları yazdıklarından anlaşılıyor.
Bazen öyle bir ismi gündeme getiriyorlar ki, insan ister istemez, “Bu adam acaba İzmir’de mi yaşıyor” ya da “Yazdıklarına bakılınca bizim mahalle bakkalı Ahmet Efendi’den bir farkı yok. Aynı zır cahillik. Ahmet Efendi’nin diğerinden farkı elinde bir sütunu olmaması” tanımlaması yapmak zorunda kalıyor.
Tabii bir köşe yazarı, bir konuda bu kadar bariz bir hata yapıyorsa, diğer yazılarının da ne kadar tutarlı olduğunu dikkate almak gerekiyor.
Aslında bunun tek nedeni var. Köşe yazarlarının her konuda yazma istekleri. Bunların nedenleri aslında çok açık:
1 – Bilgi birikimleri yeterli olmadığı için sağdan soldan gelen duyumları ve e-mailleri olduğu gibi köşelerine aktarıyorlar. Bu nedenle ortaya konu bolluğu çıkıyor.
2 – Bir konuda uzmanlaşmadıkları ve çalışmadıkları için yazdıklarının ne bir değeri oluyor, ne de insanlar tarafından dikkate alınıyor.
3 – Toplumla ilişkileri kesik olduğu için, doğrudan bilgi alışverişinde bulunmuyorlar. Üstelik analitik düşünme yetenekleri gelişmediği için gelen bilgileri de yanlış yorumluyorlar.
Gazete sahiplerinin ya da temsilcilerinin de köşe yazarı olgusuna öyle büyük önem atfettiklerini sanmıyorum.
Onların köşe yazarı saptama kriterleri de ilginç:
1 – Belli bir çevresi olmalı. Böylece bizim yazarı okuyan sayısına doğru orantılı olarak satışlarımızda da bir artış olur.
2 – Belli bir noktayı tutmalı. Böylece önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak bir sorunu bu yazarın ilişki ağları üzerinden çözerim.
3 – Rakiplerim 15 – 20 köşe yazarına sahip. Benim neyim eksik ki, ben de gazetemde bu kadar köşe yazarına yazma imkanı sağlarım.
4 – Bazı gazetecilere köşe yazdırarak genel merkezden atılmalarını engeller, kendilerine bir iş yaratmış olurum.
İzmir’de köşe yazanların ne kadar okunduğu konusunda doğru bir araştırmaya ihtiyaç var. O zaman kimlerin yazılarının ilgi çektiği, kimlerin yazılarının takip edildiği daha net biçimde ortaya çıkacak, belki gazeteler de bu kadar çok ismi sırtlarında taşımak zorunda kalmayacaklardır.

http://www.suleymangencel.com/ 12 - 12 - 2006

2 Şubat 2003 Pazar

Gazetecilerin formasyonu

Bir gazetecinin formasyonu, bilgi birikimi nasıl olmalıdır? 1 - Yaşadığı toplumun sosyal ve siyasal tarihini iyi bilmek zorundadır. Bireylerin düşüncelerini toplumun tartışma alanlarını tanımlamak, bu perspektif içerisinde yeni yaklaşımları okuyucuna sunmalıdır.
2 - Hukuk nosyonuna sahip olmalıdır. Hukukun üstünlüğü ilkesinden hareket etmeli, tartışma yaratan konularda yasaların koyduğu kurallar zincirine sonuna kadar bağlı kalmalıdır.
3 - Evrensel düşüncenin ve yeni ortaya çıkan fikirlerin izleyicisi olmalıdır. Ulusal ve bölgesel düşüncelerden sıyrılmalı, toplumun gelişmesine destek olacak evrensel bakış açılarını kavramalıdır.
4 - Felsefe bilmek zorundadır. Bu bigi birikimiyle toplumun gelişmesini kavramalı, gelişmenin önünde engel olarak bulunmamalıdır.
5 - İyi bir okuyucu olmalıdır. Yeniyi takip etmek, yeninin insana getirdiği değişimi algılamak zorundadır.
6 - Görev tanımını iyi yapmalıdır. Toplumun gazeteciden beklentisini doğru saptamalı, gazeteciliğin varolanı aktarmak olduğu ilkesini gözardı etmemelidir.
7 - Objektif olmalıdır. Konu üzerine spekülatif unsurlar katmamalı, haberin yorumunu okuyucuya bırakmalıdır.
8 - Anlık heyezanlara kapılmadan, sorunu nesnel olarak toplumun önüne getirmeli, tartışmayı toplumun kendisine bırakmalıdır.
Bu ilkeleri yerine getiren, toplum tarafından gerçek bir gazeteci olarak kabul edilir.
Ancak Türkiye'de bu sistem istenildiği gibi işlemiyor. Tabii ki bu ülkede yukarıdaki maddelere dikkat eden gazeteciler de var. Ancak çoğunluk değiller maalesef. Ege Bölgesi'nde ise bu sayı daha azalıyor.
Siyaseti anlamadan siyaset yazanlar, haberleri sübjektif olarak okuyucuya sunanlar, yasa tanımayanlar, bireyleri hedef alarak hareket edenler.
Tabii toplum bunu görüyor. Ve belirli bir süreçten sonra cezalandırmaya başlıyor. Ege basın tarihi bir dönem sivrilen, ancak alt yapısının eksikliği nedeniyle kaybolup giden gazete çalışanıyla doludur.
Bir sonraki jenerasyonun tüm bu gelişimi dikkate alarak, evrensel gazetecilik ilkelerine bağlı olarak çalışacağına inancım tam.
Zaten onların gelişmesiyle bu ilkelere uymayanlar doğal seleksiyon ile bu mesleği bırakmak zorunda kalacaklardır.
İşte o zaman doğru gazetecilik, doğru basından bahsedebileceğiz.

HABER EKSPRES 02 - 02 - 2003

21 Kasım 2002 Perşembe

Bir iş önerisi

Eski YTP İzmir milletvekili, eski TBMM Amiri, eski YTP PM üyesi, eski YTP MKYK üyesi, eski Türk-Yunan Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Hakan Tartan uzun bir aradan sonra yeniden hatırladığı eski mesleği gazeteciliğe dönüyor. Gazeteci olduğunu hatırladığına gerçekten sevindik. Meclis amirliği döneminde gazetecilerin kulislere girilmesini yasaklayanlardan biri olarak, "Ben gazeteci değilim, milletvekiliyim" açıklaması yapan, milletvekilliğini bir meslek olarak tanımlayan Tartan'ın, kürkçü dükkanına dönüş kararı tüm yurtta, KKTC'de ve dış temsilciliklerde de sevinçle karşılandı. Yılların gazetecisine istediği taktirde kendi gazetemizde çalışma şansı bulunduğunu hatırlatmak, kapımızın açık olduğunu belirtmek isteriz. Ne de olsa yıllarca İzmir'de çalıştı. Ancak duyduğumuza göre Hürriyet Gazetesi Ankara Bürosu'nu tercih etmiş...
Gazetecilik görevini sürdürme kararı alan Tartan'ın iki önemli açmazı var...
Birincisi pratik sorunlar. Uzun yıllar milletvekilliği yaptığı için habercilik konusundan uzak kalan Tartan'ın eski bilgilerini tazelemesi, haber yazımını geliştirmesi gerekiyor. Siyasi kimliği nedeniyle eğer gazetemizde çalışsaydı üstleneceği politika muhabirliği görevinde, yeni dönemi daha hızlı kavrayabilmesi için İzmir'in en iyi politika muhabiri Ahmet Çınar'ın yanında çalışmasını önerecektik. Özellikle haber yazımı konusunda.
İkincisi teorik sorunlar. Yıllardır Rahşan Ecevit gözüyle Türkiye'ye bakan Tartan'ın objektiflik kavramını yeniden sorgulaması ve geliştirmesi gerekiyor. Diğer bir ifadeyle "Öteki Türkiye"yi anlaması, gelir dağılımı adaletsizliğinin çıkış nedenlerini bilmesi gerekiyor. Aslında habere objektif bakma yeteneği kazanması, kendisi gibi yıllardır Ankara'da yaşayan biri için zor değil. Bir-iki araştırma okuması, çevresindeki gazetecileri gözlemlemesi yeterli olacaktır yılların deneyimli politikacısı için.
Ancak Tartan, "İzmir beni kesmez, ben Ankara ya da İstanbul'da çalışacağım" diyormuş... Kendi bileceği iş... Kaldı ki İzmir ile hala yakın ilişkileri var. TÜLOV Başkanlığı gibi, eşinin İZFAŞ Yönetim Kurulu üyeliği gibi... Belki Piriştina'nın danışmanı da olabilir... Yok, yok biri DSP'de diğeri YTP'de... Ama bakarsınız bir anda ikisi de CHP'ye gelebilir... Burası Türkiye, parti de CHP olursa gelişmelere hiç şaşırmamak gerekli. Zaten İzmir YTP'de Tartan'ın seçim öncesinden CHP ile bağlantı kurmaya başladığı dedikoduları yaygınlık kazandı. Tartan'ın eşinin İZFAŞ yönetim kurulu üyeliği ise hala bir muamma. Önümüzdeki günlerde bu sorunu da tartışmaya açmak gerekecek sanırım.

HABER EKSPRES 21 - 11 - 2002

24 Eylül 2002 Salı

Doğru ve objektif olabilmek

Son günlerde gazetenin manşetlerine, siyaseten adlı sütuna ve özellikle bu köşedeki yazılara eleştiri yağmaya başladı. Eleştirinin fazla olması gazetenin okunduğunu, tartışıldığını, etki alanının giderek genişlediğini gösterir. Ancak, özellikle bana yöneltilen eleştirileri belirli gruplar altında toplayarak yanıtlamak istiyorum.
Eleştiri 1: Bizler yaşınız kadar gazete okuduğumuz için, gazeteciliği sizin kadar biliriz ve bir gazeteyi yönetebiliriz.
Yanıt 1: Öncelikle altını çizmemiz gereken nokta, gazete okumak ile gazete yapmak arasındaki farkın ortaya konmasıdır. Haberi oluşturmak, bu haberin kamuyu ilgilendirip ilgilendirmediğine karar vermek, haberin okuyucu tarafından algılanmasını sağlamak, gazetecilik mesleğinin temelidir. Bunun için yetenek, bilgi birikimi ve tecrübe gerekir. Eğer çok gazete okuyanlar gazetecilik yapabilseydi, bugün en iyi gazetecilerin çok okuyan, yüz yaşındaki insanların olması gerekiyordu.
Eleştiri 2: Siz bir genel yayın yönetmenisiniz. Sütununuzda yaptığınız eleştiriler çok sert. Genel yayın yönetmeni olarak dengeli olmanız gerekmiyor mu?
Yanıt 2: Türk toplumuna son 20 yıldır sunulan yayın yönetmeni tipi, insanlarla iyi geçinen, köşesinde herkesi öven, suya sabuna dokunmayan, objektif olmaktan çok, sübjektif davranan gazetecileri kapsamaktadır. Bu nedenle geldikleri ya da getirildikleri makamlarıyla, birçok kağıttan kaplan bugün kentleri, ülkeyi yönetir hale geldiler. Bu insanların oturdukları koltukları kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları, küçük bir grup tarafından, her zaman kapalı kapılar arkasında tartışılmıştır. Ancak bu bilgiler hiçbir zaman kamuya maledilmemiş, toplum bu ilişki trafiğini öğrenememiştir. Şimdi bunları tartışmak, kamuyu bilgilendirme zamanı...
Eleştiri 3: Gazete olarak siyasi bakış açınız yok. Kimlere yakın olduğunuz anlaşılmıyor.
Yanıt 3: Biz her siyasi düşünceye aynı derecede uzak, aynı derecede yakınız. Bu nedenle sağdan sola kadar, çok geniş bir yelpazeye sesleniyoruz. Haberi, içeriğinde oynamadan, manüpile etmeden, kaynağından geldiği şekliyle yayınlıyoruz.
Bu çerçevede son derece objektif bir gazete Haber Ekspres. 20 yıldır basın sektöründe yaşanan sorunların aşılmaya başladığının, doğru, dürüst gazeteciliğin ilk adımlarından biri... Ege halkının bu gazeteye ilgi duyması ve tartışmaya başlaması da Haber Ekspres'in doğru yolda olduğunu gösteriyor.

HABER EKSPRES 24 - 09 - 2002

19 Haziran 2002 Çarşamba

Politikacı-gazeteci ilişkisi

Politikacı-gazeteci ilişkisi önemli, ancak bir o kadar tehlikelidir. Siyaset ile yakından ilgilenen gazeteci, politikacı ile ilişki kurarken, birçok noktayı dikkate almak zorundadır. Bu ilişkide gazeteci açısından iki ana amaç ön plana çıkar. Birincisi bilginin elde edilmesi, ikincisi de bu bilginin kamuoyuna aktarılmasıdır. Gazeteci elde ettiği bilgide objektiflik aramaz. Bilgi karşı taraftan elde edildiği için, bu bilginin objektif olup olmadığı saptanamaz. Zaten bilginin objektif olma şansı da yoktur.
Gazetecinin sorumluluk alanı, karşıdan aldığı bilgiyi yorum yapmadan, sübjektif unsurlar katmadan okuyucuya ulaştırması ile sınırlıdır. Gazeteci-politikacı arasındaki ikinci önemli ilişki, "yazılmamak kaydıyla" sızdırılan bilgilerdir. Bu, iki aktörün de istediği bir ilişki biçimidir. Gazeteci, olayların arka planını öğrenmek, sorunları doğru algılamak için bu tür bilgiye ihtiyaç duyar. Daha sonra karşılaşacağı gelişmeleri bu bilgiler ışığında yorumlamaya çalışır.
Politikacı da, gazetecinin bilgi birikiminden yararlanmak, geleceğe yönelik açılımlar konusunda destek almak için olayların arka planını anlatır, kendisinin göremediği bazı açmazları gazetecinin gözleriyle anlamaya çalışır.
Bu ilişkiyi bir bütün olarak ele aldığınızda gazetecinin işi çok daha zordur. Bir politikacı böyle bir ilişkiyi iki ya da üç gazeteci ile sürdürürken, bir gazeteci bu ilişkiyi en az 15 politikacı ile geliştirmek zorundadır.
Sonuçta iki taraf için gerekli, üretken bir ilişkidir yaşanan... Ayrıca zor bir ilişkidir. Çünkü bu biçimin sınırları belli değildir. Bir gün aktif olan, diğer gün pasif davranabilir. Ancak ilişki, birinin sürekli etken, diğerinin ise edilgen hale gelmesiyle bozulma sürecine girer. O zaman gazetecinin yapacağı şey, ilişkiyi bu aşamada noktalamasıdır. Aksi takdirde etik anlayışlar yıkılır, objektif olmaktan uzaklaşılır.
"Bunları neden anlatıyorum?" diye sorabilirsiniz. Vurgulamak istediğim nokta, özellikle gazeteci kökenli köşe yazarlarının işlerinin hiç de kolay olmadığı... Bu ayırımı özellikle yapıyorum. Çünkü gazeteci kökenli köşe yazarları ile gazeteci kökenli olmayan köşe yazarları arasında önemli bir fark olduğuna inanıyorum. Köşe yazarları bazen yazdıkları nedeniyle toplum önünde idam sehpasına götürülüyor, yerden yere vuruluyorlar. Toplumun önünde hakarete uğruyor, objektif olmamakla suçlanıyorlar.
Ancak aynı konu kapalı kapılar ardında konuşulduğunda, aslında yazılanların doğru olduğu belirtiliyor.
İşin en güç yanı da bu zaten. Yazılanların doğru olmasına karşılık, karşı tarafın salt kendisini korumak gerekçesiyle saldırıya geçmesi.
Ancak bir süre sonra alışıyorsunuz bütün bunlara... Bazen gülüp geçiyor, bazen de ilişkilerinizi yeniden düzenlemeye başlıyorsunuz.
Gördüğünüz gibi bir köşe yazarı olmak sanıldığı gibi kolay değil. Dolayısıyla eli kalem tutan herkesin köşe yazarı olması mümkün değil. Keskin bir kılıç üzerinde yürümeyi başarmak, sağdan soldan gelecek darbelere karşılık düşmeden yürümeniz gerekiyor. Bunun için de bilgi, cesaret ve inanç şart.

HABER EKSPRES 19 - 06 - 2002

2 Nisan 2002 Salı

Silahlı gazeteciler

İstanbul Etiler Polis Eğitim Merkezi Müdürlüğü, medya mensupları arasında "Tabanca Atış Şampiyonası" düzenliyor. Eğitim Merkezi Müdürü Mehmet Çömcüoğlu, Türk Polis Teşkilatı'nın 157. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında, 8 Nisan Pazartesi günü medya mensupları arasında "Tabanca Atış Şampiyonası" gerçekleştirileceğini bildirdi. Çömcüoğlu, eğitim merkezinin kapalı atış poligonunda yapılacak yarışmaya katılmak isteyen basın mensuplarının, ruhsatlı silahları ve 10 adet fişekle müracaat etmeleri gerektiğini kaydetti. Türk basının bulunduğu noktayı ve toplumun basına bakışını daha iyi hangi haber yansıtabilir?
Türk basınının önemli kalemlerinin tabanca taşımasını bir türlü kabul edemedim. Nedir gazeteciyi toplumun diğer kesimlerin farklı kılan? Neden sadece bu kesime yönelik özel yasalar, kararnameler çıkarılıyor? Gazetecilik mesleği yazmak ile ilgilidir, silah kullanmakla değil. Dolayısıyla silahınız kalem olmak zorundadır. Yarattığınız haberler, ileri sürdüğünüz fikirler kamuoyunun yararına olmalıdır.
Ancak birçok gazeteci için ruhsatlı silah taşımak çok önemli. Madem onlar için silah önemliyse neden bu arkadaşları Filistin'e göndermiyoruz. Savaş ortamında özene bezene aldıkları ruhsatlı silahlarını kullanır, bu konuda ne kadar önemli olduklarına dair kendilerini tatmin ederler.
İşin ilginç yanı tarihe baktığımızda da silah taşıyan ve bunu kullanan gazetecilere prim verildiğini görüyoruz. Bunlardan biri Hasan Tahsin. İzmir için önemli olduğu ve düşmana karşı ilk mermiyi attığı için büyütülen, bununla da yetinilmeyip Konak Meydanı'na heykeli dikilen... Her zaman karşı çıktım bu heykele. Elinde silah bulunduran gazeteci heykeli İzmir'in bir ayıbı. Bu heykelin değiştirilerek elinde kalemi olan yeni bir figürün yapılması gerekli.
Tabii bu tartışma bizi gazetecilerin milliyetinin olup olmadığı tartışmasına götürüyor. Bir gazeteci haberini yaparken kendi ulusal kimliğini öne çıkarır mı? Yoksa konuya uluslarüstü açıdan bakma zorunda mıdır? Hasan Tahsin anıtınrın aynen yerinde olmasını savunanlar, gazetecinin önce Türk sonra gazeteci olduğu tesbiti yapıyorlar. Onlara göre ulusal çıkarlar her şeyin önünde yeralmalıdır. Ancak dünya değişiyor. Son yıllarda Batı'da gazetecilik kimliği yeniden tartışılmaya başlandı. Yeni akıma göre gazeteci önce gazetecidir, sonra diğer alt kültürlerini öne çıkarır. Bu çerçevede sorunlara ve olaylara içinde bulunduğu devletin mantığı yerine evrensel kriterler açısından bakmalıdır.
Bazı gazeteci örgütleri bunun mücadelesini yıllardır veriyorlar. Ancak Türkiye'deki medyanın sahiplik yapısı ve gazetecilik mesleğinde görülen erozyon, bu tür konuların toplumda tartışılmasını engelliyor. Güç ve erk öne çıkıyor, gazeteciler için tabanca atış şampiyonası düzenlenmesi gündeme geliyor.
Türkiye zor ülke. Ancak bu ülkeyi zorlaştırmak ve çirkinleştirmek için herşeyi yapıyoruz.

HABER EKSPRES 02 - 04 - 2002

16 Ocak 2000 Pazar

Gazeteci mi, görevli mi?

5-6 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek Türk-Yunan gazetecileri barış toplantısında bulunacak Türk katılımcıları belirleyen, Basın Konseyi Başkanı Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı Oktay Ekşi. 17 Ağustos'tan sonra barış elçisi kesilen bu gazeteciler, insanların bir geçmişi olduğunu ve bu geçmişin kendilerini izlediklerini unutmuş gibi görünüyorlar. İşte Oktay Ekşi'nin geçmişinden bir örnek... 6 Haziran 1998 tarihli "Bu kostaklanma niye" başlıklı köşe yazısında Oktay Ekşi şunları söylüyor:
"...İki savaş uçağı ile Türkiye'yi korkutacaklarını sanıyorlarsa buna çocuklar değil, kargalar bile güler... İki üstüne 12 tane daha koysalar ne yazar. Öyle ya... Diplomasi bitip de sıra kuvvetleri konuşturmaya gelince, cümle alem kabul eder ki, Kıbrıs Adası'nın her yerine Türk bayrağı asmak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin fazla mesai yapmaya gerek duymadan tamamlayacağı bir görevdir. Yunanistan ise en çok bir hafta sonuyla öteki hafta sonu arasında bitiverir..." Gördüğünüz gibi Oktay Ekşi kendini burada bir gazeteci değil, bir devlet görevlisi, bir başbakan gibi hissediyor ve kimsenin kendisine böyle bir yetki vermemesine karşılık ulusu adına bir başka ulusu tehdit ediyor... Yine aynı gazetenin yazıişleri müdürü ve "barış toplantısına" barış havarisi olarak katılacak olan Tufan Türenç'in 5 Ocak 1998 tarihinde yazdığı "Köle tacirleri: PKK ve Yunanistan" başlıklı makalesinden örnek..."İnsanlık günahını, dünyanın en kanlı örgütü PKK ile Türkiye'ye karşı bitmez tükenmez kin içinde kıvranan Yunanistan işliyor. Tek amaçları var. Türkiye'yi karalamak, dünya kamuoyunda vahşi, insanlarına işkence yapan bir ülke olarak göstermek. Bir ülkeye sırf Türkiye'yi dünya kamuoyunda karalamak uğruna köle tacirliği yapmak yakışır mı? Yunanistan bir gün bunun faturasını öder..." Tufan Türenç'in 25 Ocak 1997 yılında "Kendi insanına eziyet eden fanatik Yunanlı" başlıklı makalesi daha da ilginç."Yunanlı bırakın Türklerle dost olmayı, kendi insanına bile tahammül edemiyor. Kendi halkına bile işkence yapıyor. Sosyalist Enternasyonal'in Roma toplantısında Yunan Başbakanı Kostas Simitis ile Rum EDEK lideri Lasos Lasarides'in yaptıkları konuşmalar bunun en çarpıcı örneği. Bu Yunanlı iki politikacı dostluk ve barış için toplanan Sosyalist Enternasyonal'de Türkiye'ye karşı tarihi gerçekleri saptırarak kin ve düşmanlık kustular."
Köşe yazarlarının Kardak krizinde yazdıkları "duygusal ve devletçi" köşe yazılarını burada dikkate almadım. Gerekirse karşısındaki bir Yunanlıya saldıracak kadar ağır sıfatların kullanıldığı bu yazıları Hürriyet Gazetesi'nin arşivinde bulmak mümkün...Şimdi bu gazetecilerin, 17 Ağustos sonrası Türk devletinin Yunanistan'a yaklaşımının değişmesiyle kendilerinin barış havarisi olarak ortaya çıkmaları arasında bir paralellik göze çarpıyor. Ve ister istemez şöyle bir düşünce geliyor insanın aklına... Yukarıda isimleri yazılan gazeteciler, herşeyi objektif olarak kamuya yansıtmakla yükümlü olan insanlar mı, yoksa devletin genel bakış açısına göre hareket eden, belki de devletin direktiflerine göre tavır alan gazeteciler mi? Bu köşe yazarlarının Kardak krizi de dahil olmak üzere Yunanistan'a yönelik "ilginç" yazıları bu ülkenin en çok satan ikinci gazetesi Eleftrotipia'da bugünden itibaren yayınlanmaya başlıyor. Basın Konseyi'ni kendilerine muhatap alan Yunanlı gazeteciler ve Yunan kamuoyu da Konsey'in seçtiği gazetecilerin "kin ve nefret saçan" köşe yazılarını okuma şansına kavuşacaklar.

YENİ ASIR 16 - 01 - 2000

22 Mayıs 1999 Cumartesi

Doğruya ulaşmak

Kardak adası civarında bundan bir hafta önce yüzme girişiminde bulunarak Türkiye ile Yunanistan'ı olası bir çatışmaya götüren genç gazeteci arkadaşlarıma yönelik yazdığım eleştiri yüklü makale ilginç bir tartışma yarattı. Yazının yayınlandığı gün aldığım faksların tamamı olumluydu. Bugüne kadar basın teröründen nasibini almış sivil toplum örgütü üyeleri, 3 yıl önceki Kardak krizinde gazetecilerin oynadığı olumsuz rolü unutmayan okurlar makalenin birçok gerçeği içerdiğini belirttiler.
Ancak üç gün sonra olaya katılan genç arkadaşlarımdan kendilerine yönelik "ağır" eleştirilerimden dolayı olumsuz mesajlar almaya başladım. Bu mesajlar daha çok Çağdaş Gazeteciler Derneği Ege Şube Başkanı sıfatı taşımama karşılık, büyük kısmı derneğimin üyesi olan genç gazetecilere karşı kullandığım tanımlamaya yönelikti.
Bir grup televizyon habercisi ise makalemde bir tek Show TV'yi öne çıkardığımı, savaş çığırtkanlığı yapan diğer büyük gazeteler ve kanalları eleştirmediğimi iddia etmişler.
Öncellikle bu bir köşe yazısıydı ve sadece benim düşüncelerimi içeriyordu. Bu yazıyı dernek başkanı sıfatı ile kaleme almadım veya altına böyle bir imza atmadım.
Show TV'nin öne çıkarılması olay sonrası yaşadıklarımla ilgili. Yunanistan'da Show TV mantığında yayın yapan iki büyük televizyon kanalı var. SKY ve Antenna... Her iki kanal da yayın mantığını milliyetçi, devletçi yapıya dayandırıyor, izleyicinin aklı yerine duygularına yöneliyor. Türkiye üzerine olan her olumsuz haberde Türkiye'de aynı tarzda yayın yapan Show TV'nin görüntülerini ve amblemini kullanıyor. Ve genelde şu yorumu yapıyorlar: "İşte Türk gazeteciler. İki ülke arasında savaş çıkarmak istiyorlar. Bu gazeteciler devlet tarafından yönlendiriliyor..."
Kardak krizinden sonra Yunanlı gazetecilerle kurduğumuz "Ege ve Trakya'da Gazeteciler Barış Platformu" adlı örgüt bu mantığa karşı "Türkiye ve Yunanistan'da barış isteyen gazeteciler de yaşıyor" mesajını vermek istemişti. Üç yıldır özellikle Ege Bölgesi'nde ve Yunan adalarında yapılan toplantılar gazeteciler arasında anti-savaş düşüncesinin geliştirilmesine yönelikti. Ancak iki ülke arasında olumsuz gelişmelerin yaşanmasına neden olacak son olayda baş aktör konumunu yine her iki ülkeden gazetecilerin üstlenmesi beni gerçekten üzdü. Üstelik bu arkadaşlarımızın hepsi bölge şartlarını iyi biliyor, iki ülke arasında barışın kurulabilmesi için çalışan sivil örgütleri yakından izliyorlardı. Kendilerine yönelik kullandığım sıfatlar ağır olabilir. Onların tepkisini de anlıyorum. Gazetecilik etiği konusunda derneğimin harekete geçmesi konusundaki eleştirilerine de katılıyorum. Ancak genç arkadaşlarımızın çalıştıkları alanda belli bir düzeye gelmesi konusunda sivil toplum örgütü desteğinin yanısıra kendilerini de geliştirmeleri gerektiği kanısındayım.
İzmir'de bu makaleden sonra gazeteciler arasında başlayan etik tartışmasının, kişisel boyuta inmeden, istenilen düzeyde sürmesi hepimizin dileği... Bir tokat belki bizi kendimize getirir ve gazetecinin kim olduğu, ne olması gerektiği konusunda tartışarak doğru sonuçlara ulaşmamıza yardımcı olur...

YENİ ASIR 22 - 05 - 1999