Saat gecenin 12'si... Tavernanın birinde alkol sınırını zorlayan 45 kişi ciğerlerini patlatırcasına 10. yıl marşı söylüyor. Aynı saatlerde bir diskoda yaşları 18 ile 25 arası olan gençler yine 10. yıl marşı eşliğinde dansediyor. Okul yemeklerinde, düğün törenlerinde, işadamlarının veya kamu kuruluşlarının gecelerinde de 10. yıl marşı istek parça olarak çalınıyor.
Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarını gerçekleştiren Türkiye bugünlerde 10. yıl marşını yeniden keşfetti. Üstelik elinde daha yeni olan 50. yıl marşı olmasına rağmen...
Geçmişe öykünme sorunu yaşanıyor ülkemizde. Yaşadıkları sorunlardan bunalan, bu sorunlara çare üretmesi gereken siyasi mekanizmaların yetersizliğinden yakınan insanlar 1930'ları özlüyor.
Tüm ülkenin birlik içinde hareket ettiği, Batılı stardartları yakalamak için yarıştıkları, umut vaadeden bir lidere canları pahasına destek çıktıkları 1930'ları yeniden yaşamak istiyor insanlar...
Kürt-Türk çekişmesinin yaşanmadığı, irticanın gelişmediği, enflasyon kelimesinin anlamanın bilinmediği, Batı'nın saygı duyduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni özlüyorlar. Türkiye'nin "asr-ı saadeti" denilen Atatürk dönemine bir öykünme bugünlerde yaşanan.
Yaşanan umutsuzluğun, çıkış noktası bulamamanın sonuçları yansıyor meyhane köşelerine, düğün törenlerine...
Suçluyorlar... Batılı devletleri, komşularımızı, ekonomik sistemi, siyasi yapıyı, kısacası herşeyi suçluyorlar.
Kendilerini asla... Kendi tarihi hakkında objektif bilgi sahibi olmadıkları konusunda suçlamadı kendini Türk halkı. Ya da Osmanlı mozayiğinden ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal kimliği konusundaki bilgisizliğini.
1940'larda büyük bir darbe geçiren Batı'nın toparlanma süreci içinde gerçekleştirdiği reformları öğrenme konusunda hiç gayret sarfetmedi... 10 yılda bir yaşanan askeri darbelerin nedenlerini düşünmedi. Alkış tutmak dışında... En büyük erdem olarak saydı devletine güvenmeyi. Yapılan hataları eleştirme gereği bile hissetmedi.
Gerçek demokrasinin yapı taşları sivil toplum örgütlerine "devlet karşıtları" damgası vurdu hiç düşünmeden.
1980'lerden sonra iyice su üstüne çıkan "köşe dönmeci" mantığı kolay benimsedi; bir dostunu, arkadaşını dibe itmeyi bile göze alarak... Hukuka saygıyı unuttu. Kıyıları istila etti, eski eserlerin yerine apartmanlar dikilmesine izin verdi, kamu arazileri üzerine gecekondular oturtup kaçak binalara tapu veren politikacılara oy yağdırdı. Her eleştiriyi kendisine bir saldırı olarak nitelendirdi. Kabuğuna çekilmeyi bir savunma sistemi saydı. Şimdi dibe çöküldü...
Ancak bu şansı da iyi değerlendirmiyor, geçmişe öykünerek bir kaçış alanı daha yaratıyoruz kendimize...
Birbiri ardına gelen sorunlar karşısında geçen 75 yılı ve kendimizi tahlil etmek yerine kaçmayı yeğliyoruz. Ya da kurtuluşumuzu sağlayacak bir lideri beklemeyi... Ama unutmayalım yıl 2000... Toplumları kurtaranlar artık liderler değil toplumların kendileri...
YENİ ASIR 06 - 04 - 1999
16 Nisan 1999 Cuma
14 Nisan 1999 Çarşamba
En Atatürkçüler
Siz yaşamınız boyunca en liberal, en kapitalist, en milliyetçi, en sosyal demokrat ya da en Marksist ünvanı alan şahıs veya kurumlarla hiç karşılaştınız mı? Hindistan'da "en Gandici" ünvanı ile haber yazan bir gazeteciye rastladınız mı? Ya da "en Olof Palmeci" bir İsveçli turist ile İzmir'de karşı karşıya geldiniz mi? Amerika'da "en Roosveltçi" yarışması yapıldığı konusunda bir bilginiz var mı?
Bir İngiliz'e "Ülkenizdeki en Churchillci sanatçı kimdir?" sorusu sorarsanız, zavallı adam yavaşça cep telefonuna uzanır, en yakın akıl hastanesini arar, kısık bir sesle, "Burada acayip biri var. Garip sorular soruyor. Lütfen ilgilenir misiniz?" der.
Türkiye'de gariplikler cenneti gibi. Biz de alıştık herhalde fazla etkilenmiyor, tavır göstermiyoruz...
Ama bu kez olay öyle bir noktaya geldi ki, birilerinin olaya müdahale etmesi ve "Siz ne yapmak istiyorsunuz"?" sorusunu sorması gerekiyor... Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi bir "ilke" daha imza attı ve İzmir'deki "en Atatürkçü"leri belirledi! Ödülleri sahiplerine dün yapılan törenle takdim etti. "En Atatürkçü Kamu Yöneticisi", "En Atatürkçü Rektör", "En Atatürkçü Öğretmen", "En Atatürkçü Sanatçı", "En Atatürkçü Gazeteci", "En Atatürkçü Haber Müdürü", "En Atatürkçü Spiker", "En Atatürkçü Öğrenciler", "En Atatürkçü Sanat Kurumu", "En Atatürkçü Meslek Örgütü", "En Atatürkçü Ticari Kuruluş" dallarında ödül veren dernek yönetim kurulunun adaylar arasında seçim yaparken çok zorlandıkları kesin.
Örneğin dernek başkanının ifadesine göre "en Atatürkçü gazeteci" ve "en Atatürkçü haber müdürü" ödülü dernek faaliyetlerine en fazla muhabir gönderen ve dernek hakkında gazetede en fazla yer veren meslektaşlarımıza gitmiş. Bunun için dernek yönetim kurulu hergün tüm gazeteleri kontrol etmiş, hatta haberlerinin büyüklüğünü cetvelle ölçerek "en Atatürkçü gazeteci" ve "en Atatürkçü haber müdürü"nü saptamış."En Atatürkçü spiker" (bu kategoriyi bir türlü anlayamadım) ünvanı sanırım bir haberde Atatürk kelimesini en iyi söyleyen spikere verilmiş. Bunun için tüm yerel kanallar günlerce tek tek seyredilmiş ve karara varılmış. Bu yoğun tempo içinde derneğin yönetim kurulu gerçekten çok yorgun olmalı. Ama bu yorgunluk arasında şöyle bir durup, özellikle de aynaya bakıp, "Biz bunu niye yaptık?" sorusunu sormaları gerekiyor. "En Atatürkçü kamu görevlisi" seçerken diğer kamu görevlilerini bir kademe aşağıda bırakmış olmuyor musunuz? Diğer kamu görevlileri, "Bu ödülü bana vermeyerek benim, ödülü alan kamu görevlisine göre daha az Atatürkçü olduğumu iddia ediyorsunuz" savıyla dava açsa kendinizi nasıl savunacaksınız?
Üstelik ödül verdiğiniz alanlarda çalışan herkesin Atatürkçülük konusunda ne yaptığını tek tek denetleme şansınız var mı? Örneğin, Devlet Su İşleri Müdürlüğü'nde çalışan basit bir işçi belki de ödül verdiğiniz kamu görevlisine göre çok daha Atatürkçüdür.
Zaten "çok Atatürkçü" veya "az Atatürkçü" gibi bir sınıflama olmaz ki!. Bu "en başarılı sporcu" veya "en başarılı sanatçı" yarışması değil ki! Derneğin bu gurur veren çalışmasına iyi yanıtı Türk atasözü veriyor herhalde."Vur deyince öldürüyorlar..." Bu sütunda Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi'ne 2 sütun 30 santim yer verdiğime göre "En Atatürkçü köşe yazarı" ünvanını da ben hakettim sanırım."En Atatürkçü köşe yazarı" goes to Süleyman Gençel...
YENİ ASIR 14 - 04 - 1999
Bir İngiliz'e "Ülkenizdeki en Churchillci sanatçı kimdir?" sorusu sorarsanız, zavallı adam yavaşça cep telefonuna uzanır, en yakın akıl hastanesini arar, kısık bir sesle, "Burada acayip biri var. Garip sorular soruyor. Lütfen ilgilenir misiniz?" der.
Türkiye'de gariplikler cenneti gibi. Biz de alıştık herhalde fazla etkilenmiyor, tavır göstermiyoruz...
Ama bu kez olay öyle bir noktaya geldi ki, birilerinin olaya müdahale etmesi ve "Siz ne yapmak istiyorsunuz"?" sorusunu sorması gerekiyor... Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi bir "ilke" daha imza attı ve İzmir'deki "en Atatürkçü"leri belirledi! Ödülleri sahiplerine dün yapılan törenle takdim etti. "En Atatürkçü Kamu Yöneticisi", "En Atatürkçü Rektör", "En Atatürkçü Öğretmen", "En Atatürkçü Sanatçı", "En Atatürkçü Gazeteci", "En Atatürkçü Haber Müdürü", "En Atatürkçü Spiker", "En Atatürkçü Öğrenciler", "En Atatürkçü Sanat Kurumu", "En Atatürkçü Meslek Örgütü", "En Atatürkçü Ticari Kuruluş" dallarında ödül veren dernek yönetim kurulunun adaylar arasında seçim yaparken çok zorlandıkları kesin.
Örneğin dernek başkanının ifadesine göre "en Atatürkçü gazeteci" ve "en Atatürkçü haber müdürü" ödülü dernek faaliyetlerine en fazla muhabir gönderen ve dernek hakkında gazetede en fazla yer veren meslektaşlarımıza gitmiş. Bunun için dernek yönetim kurulu hergün tüm gazeteleri kontrol etmiş, hatta haberlerinin büyüklüğünü cetvelle ölçerek "en Atatürkçü gazeteci" ve "en Atatürkçü haber müdürü"nü saptamış."En Atatürkçü spiker" (bu kategoriyi bir türlü anlayamadım) ünvanı sanırım bir haberde Atatürk kelimesini en iyi söyleyen spikere verilmiş. Bunun için tüm yerel kanallar günlerce tek tek seyredilmiş ve karara varılmış. Bu yoğun tempo içinde derneğin yönetim kurulu gerçekten çok yorgun olmalı. Ama bu yorgunluk arasında şöyle bir durup, özellikle de aynaya bakıp, "Biz bunu niye yaptık?" sorusunu sormaları gerekiyor. "En Atatürkçü kamu görevlisi" seçerken diğer kamu görevlilerini bir kademe aşağıda bırakmış olmuyor musunuz? Diğer kamu görevlileri, "Bu ödülü bana vermeyerek benim, ödülü alan kamu görevlisine göre daha az Atatürkçü olduğumu iddia ediyorsunuz" savıyla dava açsa kendinizi nasıl savunacaksınız?
Üstelik ödül verdiğiniz alanlarda çalışan herkesin Atatürkçülük konusunda ne yaptığını tek tek denetleme şansınız var mı? Örneğin, Devlet Su İşleri Müdürlüğü'nde çalışan basit bir işçi belki de ödül verdiğiniz kamu görevlisine göre çok daha Atatürkçüdür.
Zaten "çok Atatürkçü" veya "az Atatürkçü" gibi bir sınıflama olmaz ki!. Bu "en başarılı sporcu" veya "en başarılı sanatçı" yarışması değil ki! Derneğin bu gurur veren çalışmasına iyi yanıtı Türk atasözü veriyor herhalde."Vur deyince öldürüyorlar..." Bu sütunda Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi'ne 2 sütun 30 santim yer verdiğime göre "En Atatürkçü köşe yazarı" ünvanını da ben hakettim sanırım."En Atatürkçü köşe yazarı" goes to Süleyman Gençel...
YENİ ASIR 14 - 04 - 1999
Etiketler:
Ulusal Siyaset
12 Nisan 1999 Pazartesi
İdeolojik yaklaşımlar - 3
Türkiye'nin, Türk toplumunun dil ve tarih konularında yaşadığı açmazlar, modernleşmenin ve Batılılaşmanın yukarıdan aşağıya doğru gelişmesi, devlet olgusunun aşırı büyümesine, sivil toplumun güçsüzleşmesine neden oldu.
Türkiye Cumhuriyet Tarihi'nin özellikle ilk döneminde devletin Batılılaşma konusunda lokomotif görevi üstlenmesi olumlu karşılanırken, ikinci dönemde bu olgunun istenilen sonucu vermediği ortaya çıktı. Devlet, bu dönemde lokomotif konumundan çıkıp, gelişmeyi frenleyen bozulmuş bir vagon konumuna dönüştü.
Ancak devlet, bugün bozulan yapısına karşılık tüm kurumları ile sivil toplumun üzerindeki etkisini artırmaya, baskıcı olmaya yöneliyor. Sivil toplum ise devletin bu yaklaşımını göğüslemeye çalışırken sorunların büyümemesi için daha duyarlı davranıyor.
Bu ilginç durum bir İsrailli diplomatın sözlerinde açıkça belirleniyor:
"Türkiye gerçekten garip bir ülke. Bir yanda gelişmeyi sürekli engelleyen bir devlet var, diğer yanda gelişmenin lokomotifini üstlenen sivil toplum. Sivil hareket kendi içinde örgütleniyor. Bu örgütlenmenin liderleri Türk kamuoyu tarafından çok iyi tanınan ve güvenilen isimler. Buna rağmen bu isimler devlet-sivil toplum ilişkilerinde devletin kendisini yeniden organize etmesine destek olamıyor, kendi fikirlerini devlet kurumlarına aktaramıyor. Devlet bu isimleri ve örgütleri dikkate almasına karşılık yine de kendi sistemini üretmeye özen gösteriyor. Sonuçta sivil toplum-devlet ilişkisi bir çatışmaya dönüşmüyor ama Türkiye'nin gelişmesine de destek olmuyor..."
Peki, Türk devleti gelişime neden bu kadar kapalı?
En büyük sorun devletin geleneksel kurumlarının kendilerini yeniden üretememesinden kaynaklanıyor. Cumhuriyet ideolojisini kendilerine bayrak olarak alan bu kurumlar dünyadaki gelişim karşısında cumhuriyet ideolojisini yenileyemediler. Bu ideolojiyi geliştirmek yerine onu bir ilkeler bütünü olarak gördüler ve değişime karşılık bu ilkeleri savunmayı sürdürdüler.
Dünya liberalleşmenin tartışmasını yaparken, Türkiye devletleşmeyi savundu. Özelleştirme karşıtlığı, tahkim yasası, sendikal mücadele hep devletleştirme ideolojisinin genel mantığı içinde tartışıldı.
Batı, demokrasi tanımını "çoğunluğun kararlarının kabulü"nden, "azınlığın çıkarlarının gözetilmesi" şekline dönüştürürken, Türkiye demokrasiyi "ulus-devlet ideolojisinin toplum tarafından kabulü" olarak tanımladı ve bu tanımlamayı hala sürdürüyor.
Dünya aşağıdan yukarıya bir örgütlenme modelinin daha demokratik olduğunu savunurken, Türkiye yukarıdan aşağı örgütlenmenin üzerinde odaklanıyor. Bu yaklaşımı da şöyle açıklıyor:"Batı insanı ile Türk insanı arasındaki fark büyük. Biz insanımızı eğitmek zorundayız. Devletin tüm kurumlarıyla bu gelişmeyi sağlaması gerekiyor." Bu yaklaşım özünde şöyle bir bakış açısını getiriyor:
"İnsanımıza güvenmiyoruz. Onları bırakırsak istemediğimiz noktalara doğru gidebilirler."
Devletin toplumundan korktuğu, insanına güvenmediği bir yapı içinde Türkiye'nin gelişmesini beklemek gerçekten hayalcilik olacak.
YENİ ASIR 12 - 04 - 1999
Türkiye Cumhuriyet Tarihi'nin özellikle ilk döneminde devletin Batılılaşma konusunda lokomotif görevi üstlenmesi olumlu karşılanırken, ikinci dönemde bu olgunun istenilen sonucu vermediği ortaya çıktı. Devlet, bu dönemde lokomotif konumundan çıkıp, gelişmeyi frenleyen bozulmuş bir vagon konumuna dönüştü.
Ancak devlet, bugün bozulan yapısına karşılık tüm kurumları ile sivil toplumun üzerindeki etkisini artırmaya, baskıcı olmaya yöneliyor. Sivil toplum ise devletin bu yaklaşımını göğüslemeye çalışırken sorunların büyümemesi için daha duyarlı davranıyor.
Bu ilginç durum bir İsrailli diplomatın sözlerinde açıkça belirleniyor:
"Türkiye gerçekten garip bir ülke. Bir yanda gelişmeyi sürekli engelleyen bir devlet var, diğer yanda gelişmenin lokomotifini üstlenen sivil toplum. Sivil hareket kendi içinde örgütleniyor. Bu örgütlenmenin liderleri Türk kamuoyu tarafından çok iyi tanınan ve güvenilen isimler. Buna rağmen bu isimler devlet-sivil toplum ilişkilerinde devletin kendisini yeniden organize etmesine destek olamıyor, kendi fikirlerini devlet kurumlarına aktaramıyor. Devlet bu isimleri ve örgütleri dikkate almasına karşılık yine de kendi sistemini üretmeye özen gösteriyor. Sonuçta sivil toplum-devlet ilişkisi bir çatışmaya dönüşmüyor ama Türkiye'nin gelişmesine de destek olmuyor..."
Peki, Türk devleti gelişime neden bu kadar kapalı?
En büyük sorun devletin geleneksel kurumlarının kendilerini yeniden üretememesinden kaynaklanıyor. Cumhuriyet ideolojisini kendilerine bayrak olarak alan bu kurumlar dünyadaki gelişim karşısında cumhuriyet ideolojisini yenileyemediler. Bu ideolojiyi geliştirmek yerine onu bir ilkeler bütünü olarak gördüler ve değişime karşılık bu ilkeleri savunmayı sürdürdüler.
Dünya liberalleşmenin tartışmasını yaparken, Türkiye devletleşmeyi savundu. Özelleştirme karşıtlığı, tahkim yasası, sendikal mücadele hep devletleştirme ideolojisinin genel mantığı içinde tartışıldı.
Batı, demokrasi tanımını "çoğunluğun kararlarının kabulü"nden, "azınlığın çıkarlarının gözetilmesi" şekline dönüştürürken, Türkiye demokrasiyi "ulus-devlet ideolojisinin toplum tarafından kabulü" olarak tanımladı ve bu tanımlamayı hala sürdürüyor.
Dünya aşağıdan yukarıya bir örgütlenme modelinin daha demokratik olduğunu savunurken, Türkiye yukarıdan aşağı örgütlenmenin üzerinde odaklanıyor. Bu yaklaşımı da şöyle açıklıyor:"Batı insanı ile Türk insanı arasındaki fark büyük. Biz insanımızı eğitmek zorundayız. Devletin tüm kurumlarıyla bu gelişmeyi sağlaması gerekiyor." Bu yaklaşım özünde şöyle bir bakış açısını getiriyor:
"İnsanımıza güvenmiyoruz. Onları bırakırsak istemediğimiz noktalara doğru gidebilirler."
Devletin toplumundan korktuğu, insanına güvenmediği bir yapı içinde Türkiye'nin gelişmesini beklemek gerçekten hayalcilik olacak.
YENİ ASIR 12 - 04 - 1999
Etiketler:
Ulusal Siyaset
11 Nisan 1999 Pazar
İdeolojik yaklaşımlar - 2
Türkiye'deki tabu konulardan biri de "tarih bilinci" ve 1923 sonrası oluşan tarih anlayışının günümüze yansımasıdır...
Soruna şöyle bir tesbit ile başlamak istiyorum."Türk toplumunun tarihi yoktur. Daha doğrusu Türk toplumunun tarihi 1923 yılında başlar..." Böyle bir tanımlama günümüz toplumunda "kabul edilemez" olarak nitelendirilir. Hatta bu tanımlamaya karşı savlar üretilmeye başlar, Türklerin aslında tarih konusuna önem verdikleri, yüzyıllar boyunca kurdukları büyük imparatorlukların günümüz toplumu tarafından izlendiği, modern Türk insanının bu bilinci devam ettirdiği ileri sürülür...
Ancak günümüz insanında görülen tarih bilinci sadece savaşlar ve barışlardan oluşmaktadır. Orta Asya'daki Türk göçlerinden 1923 yılına ulaşan geniş tarih vadisinde savaşlar ve barışlar ön plana çıkartılmış, toplumun sosyal ve kültürel yapıları gözardı edilmiştir.
Burada bir örnek verelim konunun daha iyi anlaşılması için... Liseden mezun olan bir Türk genci için Osmanlı İmparatorluğu ne ifade eder? Yanıt çok kolaydır."600 yıllık büyük bir imparatorluk kuran Osmanlılar son dönemlerde kötü padişahlar tarafından yönetilmiş, Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Batılı devletlere karşı Türk halkı Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş mücadelesi başlatmış ve modern Türkiye'nin ilk adımları atılmıştır." Aynı gence "Osmanlı İmparatorluğu'nu tanımlayın" şeklinde bir soru sorulduğu taktirde çok klasik bir yanıt daha alırsınız."Padişahlar tarafından yönetilen Osmanlı bir döneme damgasını vurmuş, Viyana kapılarına kadar dayanmıştır." Acaba kaç Türk genci Osmanlı imparatorluğu'nun ekonomik ve sosyal düzeni hakkında bilgi sahibidir? Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan fikir akımlarının günümüz modern Türkiyesi'nin oluşmasındaki katkılarından haberdardır? Osmanlı'nın laik ya da İslam imparatorluğu olarak tanımlanmasında hangi kriterleri kullanmaktadır? Maalesef yukarıdaki sorulara objektif yanıt verecek Türk sayısı gerçekten çok az... Günümüz Türk insanı Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve kültürel tarihini tanımıyor. O dönemin fikir hareketlerinin toplumu nasıl şekillendirdiğini bilmiyor. İşte bu bilgi eksikliği, Türk insanının modern Türk toplumunu tanımlarken hata yapmasına neden oluyor. Sorunu başka bir örnekle açalım... Yunanistan ile yaşadığımız sorunlarda Yunan toplumunun hala "megali idea" çerçevesinde hareket ettiğini, Yunan insanınında geçmişe bir özlem olduğunu düşünürüz... Yunan toplumu geçmişine son derece bağlı, son 300 yılın sosyal ve ekonomik tarihini biliyor.
1924 mübadelesi ile Anadolu'yu terkeden Yunanlılar bu konu hakkında binlerce kitap yazıp bir sonraki jenerasyona bilgilerini aktarmışlar... Aynı dönemi yaşayan Türkler ise mübadele sonrası Anadolu'ya geldiklerinde geçmişin üzerine bir sünger çekmişler. Daha doğru bir ifade ile Cumhuriyet ideolojisi çerçevesinde geçmişi unutup sadece geleceğe yönelmişler.
Bugün bile 1924 öncesi Girit'te, Bosna'da, Arnavutluk'ta, Midilli'de, Selanik'te yaşayan ailelerin yaşam standartları, sosyal konumları, politik yapıları üzerine bir araştırma yapılmamış, aile ağaçları çizilmemiştir.
Sosyal ve kültürel tarihi araştırılmayan bir toplum yanlış sonuçlara ulaşıyor, ortaya çıkan hatalı sonuçlara göre kendini düzenlemeye çalışıyor ve tabii sonuçta büyük hayal kırıklığı yaşıyor...
YENİ ASIR 11 - 04 - 1999
Soruna şöyle bir tesbit ile başlamak istiyorum."Türk toplumunun tarihi yoktur. Daha doğrusu Türk toplumunun tarihi 1923 yılında başlar..." Böyle bir tanımlama günümüz toplumunda "kabul edilemez" olarak nitelendirilir. Hatta bu tanımlamaya karşı savlar üretilmeye başlar, Türklerin aslında tarih konusuna önem verdikleri, yüzyıllar boyunca kurdukları büyük imparatorlukların günümüz toplumu tarafından izlendiği, modern Türk insanının bu bilinci devam ettirdiği ileri sürülür...
Ancak günümüz insanında görülen tarih bilinci sadece savaşlar ve barışlardan oluşmaktadır. Orta Asya'daki Türk göçlerinden 1923 yılına ulaşan geniş tarih vadisinde savaşlar ve barışlar ön plana çıkartılmış, toplumun sosyal ve kültürel yapıları gözardı edilmiştir.
Burada bir örnek verelim konunun daha iyi anlaşılması için... Liseden mezun olan bir Türk genci için Osmanlı İmparatorluğu ne ifade eder? Yanıt çok kolaydır."600 yıllık büyük bir imparatorluk kuran Osmanlılar son dönemlerde kötü padişahlar tarafından yönetilmiş, Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Batılı devletlere karşı Türk halkı Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş mücadelesi başlatmış ve modern Türkiye'nin ilk adımları atılmıştır." Aynı gence "Osmanlı İmparatorluğu'nu tanımlayın" şeklinde bir soru sorulduğu taktirde çok klasik bir yanıt daha alırsınız."Padişahlar tarafından yönetilen Osmanlı bir döneme damgasını vurmuş, Viyana kapılarına kadar dayanmıştır." Acaba kaç Türk genci Osmanlı imparatorluğu'nun ekonomik ve sosyal düzeni hakkında bilgi sahibidir? Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkan fikir akımlarının günümüz modern Türkiyesi'nin oluşmasındaki katkılarından haberdardır? Osmanlı'nın laik ya da İslam imparatorluğu olarak tanımlanmasında hangi kriterleri kullanmaktadır? Maalesef yukarıdaki sorulara objektif yanıt verecek Türk sayısı gerçekten çok az... Günümüz Türk insanı Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve kültürel tarihini tanımıyor. O dönemin fikir hareketlerinin toplumu nasıl şekillendirdiğini bilmiyor. İşte bu bilgi eksikliği, Türk insanının modern Türk toplumunu tanımlarken hata yapmasına neden oluyor. Sorunu başka bir örnekle açalım... Yunanistan ile yaşadığımız sorunlarda Yunan toplumunun hala "megali idea" çerçevesinde hareket ettiğini, Yunan insanınında geçmişe bir özlem olduğunu düşünürüz... Yunan toplumu geçmişine son derece bağlı, son 300 yılın sosyal ve ekonomik tarihini biliyor.
1924 mübadelesi ile Anadolu'yu terkeden Yunanlılar bu konu hakkında binlerce kitap yazıp bir sonraki jenerasyona bilgilerini aktarmışlar... Aynı dönemi yaşayan Türkler ise mübadele sonrası Anadolu'ya geldiklerinde geçmişin üzerine bir sünger çekmişler. Daha doğru bir ifade ile Cumhuriyet ideolojisi çerçevesinde geçmişi unutup sadece geleceğe yönelmişler.
Bugün bile 1924 öncesi Girit'te, Bosna'da, Arnavutluk'ta, Midilli'de, Selanik'te yaşayan ailelerin yaşam standartları, sosyal konumları, politik yapıları üzerine bir araştırma yapılmamış, aile ağaçları çizilmemiştir.
Sosyal ve kültürel tarihi araştırılmayan bir toplum yanlış sonuçlara ulaşıyor, ortaya çıkan hatalı sonuçlara göre kendini düzenlemeye çalışıyor ve tabii sonuçta büyük hayal kırıklığı yaşıyor...
YENİ ASIR 11 - 04 - 1999
Etiketler:
Ulusal Siyaset
10 Nisan 1999 Cumartesi
İdeolojik yaklaşımlar - 1
Her gün bir konu üzerine yorum yapmak veya bilinen bir olayın geleceği hakkında konuşmak hem bu köşenin yazarının hem de okuyucusunun dinamizmini engelliyor. Bu çerçevede bundan böyle pazartesi günleri farklı bir tarz, farklı bir uslup denemeyi düşünüyorum. Bu sütunda belli konular üzerine yapılacak yeni açılımlar hakkında olumlu veya olumsuz eleştirilerinizi bekliyorum. Yazar-okuyucu ilişkisinden çıkıp bir fikir jimnastiği konumuna dönüşecek, toplumumuzda tabu olarak görülen konuların tartışılacağı bu sütun, Türkiye'de modern, değişimci, batılı tarzda demokratik bir yapının oluşmasına yardımcı olacaktır.
Bugün tartışmaya açacağım ilk tabu: Harf Devrimi... Sizce Mustafa Kemal'in 1 Kasım 1922'de gerçekleştirdiği Harf Devrimi'nin amacı Türk halkının Osmanlıca'nın zorluğundan kaynaklanan okuma yazma konusundaki açmazının yok etmek miydi, yoksa Osmanlı'dan politik ve kültürel anlamda kopuşun bir simgesi olarak mı düşünüldü? Bu satırların yazarı için ikinci eltarnatif ağır basıyor.
Harf devrimi bana göre politik bir karar. Ve "modern" Türkiye yaratmak isteyen Mustafa Kemal'in geçmişin izlerini silmek, kültürel ağırlığını ortadan kaldırmak için kendi dönemi ve bakış açısına göre aldığı iyi bir taktik karardı. Toplum, özellikle 28 sonrası yeni jenerasyon, "Modern Türk Devleti"nin isteğine göre şekillenecek, 600 yıllık Osmanlı'ya ve onun ideolojisine kültürel anlamda kültürel anlamda bir darbe indirilecekti. Aşı tuttu. Harf Devrimi'nin yanısıra kurulan Türk Dil Kurumu da, dilde yer alan Arapça ya da Farsça sözcüklerin yerine ürettiği yeni sözcüklerle bu süreci hızlandırdı... Ve belki de Türkiye dünya üzerinde bugüne kadar görülmemiş bir hızla dil devrimini tamamladı."Tamamladı" diyorum çünkü günümüz Türkiye'sinde liseden mezun olan bir genci bırakın eski yazı okumayı, 1910 yılında yazılmış ve Latin alfabesine çevrilmiş bir metni anlaması mümkün değil.
Anlasa ne olacak sorusu gelebilir burada. Bence Türk genci Osmanlıca okuyabilse ve okuduğunu anlayabilse günümüz Türkiye'sini yorumlamakta bu kadar zorlanmaz, taşları daha doğru bir şekilde yerine oturtabilirdi. Doğru bilgiye tek bir ideolojik perspektifte yaklaşmak yerine, kaynağa inerek karşılaştırma yapma şansına kavuşurdu. Türkiye'da var olan temel çelişkileri, Kürt sorununu, İslami akımların yapısal özelliklerini, Türkiye-Batı toplumu ilşikisi çelişkisini toplumsal tarih bilinci içinde kavrama şansına sahip olurdu.
Türk toplumu maalesef talihsiz bir toplum. Sosyal tarih çalışmalarının bulunmadığı, politik tarihin bile sadece savaşlar ve barışlar olarak dikte ettirildiği bir toplumda farklı sosyal sınıflar, milliyetler, dinsel bakış açıları arasında bir uyum yaratmak güç oluyor. Halkın tek bir ideolojik pencereden bakması ya da bakmak zorunda kalması belki sistemin bir süre işlemesini sağlıyor, ama var olan sistem bir süre sonra kendini üretmekte zorlanıyor. Üretimsizlik nedeniyle bugüne kadar üretilenleri dışarıdan gelen baskılara karşı koruma inhtiyacı hissediyor. Korumak istedikçe çevresindeki zarı kalınlaştırıyor, ve dış dünya ile ilişkisini kesiyor. Bu aşamadan sonra ne yapılabilir? Zor bir soru. Kendi kabuğuna çekilmiş yapının kırılması çok güç. Bence atılacak en önemli adım Türkiye'de tabu olarak kabul edilen konular üzerinde tartışalacak bir ortam yaratmak. Bunu başarabilirsek, hem batı tarzı demokratik devlet oluşturma yolunda önemli bir adım atmış oluruz, hem de sorunları tartışmaya açmak ile devleti yıkma arasında bir ilişki olmadığını anlatırız.
YENİ ASIR 04 - 10 - 1999
Bugün tartışmaya açacağım ilk tabu: Harf Devrimi... Sizce Mustafa Kemal'in 1 Kasım 1922'de gerçekleştirdiği Harf Devrimi'nin amacı Türk halkının Osmanlıca'nın zorluğundan kaynaklanan okuma yazma konusundaki açmazının yok etmek miydi, yoksa Osmanlı'dan politik ve kültürel anlamda kopuşun bir simgesi olarak mı düşünüldü? Bu satırların yazarı için ikinci eltarnatif ağır basıyor.
Harf devrimi bana göre politik bir karar. Ve "modern" Türkiye yaratmak isteyen Mustafa Kemal'in geçmişin izlerini silmek, kültürel ağırlığını ortadan kaldırmak için kendi dönemi ve bakış açısına göre aldığı iyi bir taktik karardı. Toplum, özellikle 28 sonrası yeni jenerasyon, "Modern Türk Devleti"nin isteğine göre şekillenecek, 600 yıllık Osmanlı'ya ve onun ideolojisine kültürel anlamda kültürel anlamda bir darbe indirilecekti. Aşı tuttu. Harf Devrimi'nin yanısıra kurulan Türk Dil Kurumu da, dilde yer alan Arapça ya da Farsça sözcüklerin yerine ürettiği yeni sözcüklerle bu süreci hızlandırdı... Ve belki de Türkiye dünya üzerinde bugüne kadar görülmemiş bir hızla dil devrimini tamamladı."Tamamladı" diyorum çünkü günümüz Türkiye'sinde liseden mezun olan bir genci bırakın eski yazı okumayı, 1910 yılında yazılmış ve Latin alfabesine çevrilmiş bir metni anlaması mümkün değil.
Anlasa ne olacak sorusu gelebilir burada. Bence Türk genci Osmanlıca okuyabilse ve okuduğunu anlayabilse günümüz Türkiye'sini yorumlamakta bu kadar zorlanmaz, taşları daha doğru bir şekilde yerine oturtabilirdi. Doğru bilgiye tek bir ideolojik perspektifte yaklaşmak yerine, kaynağa inerek karşılaştırma yapma şansına kavuşurdu. Türkiye'da var olan temel çelişkileri, Kürt sorununu, İslami akımların yapısal özelliklerini, Türkiye-Batı toplumu ilşikisi çelişkisini toplumsal tarih bilinci içinde kavrama şansına sahip olurdu.
Türk toplumu maalesef talihsiz bir toplum. Sosyal tarih çalışmalarının bulunmadığı, politik tarihin bile sadece savaşlar ve barışlar olarak dikte ettirildiği bir toplumda farklı sosyal sınıflar, milliyetler, dinsel bakış açıları arasında bir uyum yaratmak güç oluyor. Halkın tek bir ideolojik pencereden bakması ya da bakmak zorunda kalması belki sistemin bir süre işlemesini sağlıyor, ama var olan sistem bir süre sonra kendini üretmekte zorlanıyor. Üretimsizlik nedeniyle bugüne kadar üretilenleri dışarıdan gelen baskılara karşı koruma inhtiyacı hissediyor. Korumak istedikçe çevresindeki zarı kalınlaştırıyor, ve dış dünya ile ilişkisini kesiyor. Bu aşamadan sonra ne yapılabilir? Zor bir soru. Kendi kabuğuna çekilmiş yapının kırılması çok güç. Bence atılacak en önemli adım Türkiye'de tabu olarak kabul edilen konular üzerinde tartışalacak bir ortam yaratmak. Bunu başarabilirsek, hem batı tarzı demokratik devlet oluşturma yolunda önemli bir adım atmış oluruz, hem de sorunları tartışmaya açmak ile devleti yıkma arasında bir ilişki olmadığını anlatırız.
YENİ ASIR 04 - 10 - 1999
Etiketler:
Ulusal Siyaset
20 Mart 1999 Cumartesi
Uçuşa serbest alanlar
İzmir semalarında son günlerde büyük kuşlar uçuyor. Büyükşehir belediye başkan adaylarının açıklamaları ve proje tanıtımlarından sonra bu kuşlar gözüme daha büyük görünmeye başladılar. Bazen adayların kamuoyuna sundukları projelerin bir gecede hazırlandığı gibi bir dehşete kapılıyorum. Biz kenti emanet edeceğimiz insanları seçmek için aylarca düşünüyoruz, buna karşılık adaylar İzmir'in geleceği hakkında bir gecede karar veriyorlar gibi... Havada uçan asıl büyük proje "Üçkuyular-Bostanlı Köprü Projesi." Ama burada seçime katılan her adayın dilinden düşmediği için metro projesinden sözetmek istiyorrum. Modern dünyanın kitle ulaşım aracı olan metro fikri İzmir'e bundan 10 yıl önce Özfatura döneminde geldi.
Yüksel Çakmur başkan iken projelendirildi. Şimdiki büyükşehir belediye başkanı Burhan Özfatura tarafından bazı değişikliklerle uygulamaya kondu. 43 kilometrelik metronun 11.7 kilometrelik ilk bölümünün yapımına 1995'te başlandı. Bu yıl sonunda bitirilmesi planlanıyor. Diğer büyükşehir adaylarının metro projeleri de İzmir'in tamamının bu modern ulaşım sistemi ile donatılması gerektiğini vurguluyor. Adaylar yapılmakta olan metro hattını Balçova ve Bornova merkeze kadar uzatıyor. İkinci hat Buca'ya ve havaalanına kadar ulaşıyor. Işıkkent'te yapılan otobüs garına ulaşan bir başka metro hattı da gündemde. Büyükşehir adayları şehrin kuzey bölümünü de unutmamış. diğer bir hat, Bayraklı üzerinden Karşıyaka'ya ve Çiğli'ye kadar uzanıyor. Kısacası İzmir metro ağı ile sarılıyor.Çok güzel... Adayların hepsini bu düşüncelerinden dolayı tebrik ediyorum.
Ancak İzmir trafiğini rahatlatacak projeyi öyle bir anlatıyorlar ki, sanki görevde kalacakları 5 yıl içinde bu ağı tamamlamayı başaracaklar. Herkes gibi metronun yapımı için gerekli kaynağı nereden bulacaklarını sormayacağım. Bu sorulara verilecek yanıtları tahmin ediyorum: "Dünya Bankası'ndan kredi alacağız, çeşitli yabancı bankalardan uzun vadeli kredi bulacağız..." Bu yanıtları kontrol etme şansımız yok. Dünya Bankası'nın Türkiye Masası'na telefon edip, "İzmir büyükşehir belediye başkanı adayları İzmir'de gerçekleştirecekleri metro projesi için sizden ne kadar kaynak alabilirler?" diye sorsam, telefon ya suratıma kapanır, ya da "Kardeşim limonun fiyatını sormuyorsun, aşağı yukarı 50 kilometre uzunluğunda son derece önemli bir projenin kredilendirilmesini soruyorsun. Böyle bir proje için gerekli altyapı çalışmalarının neler olduğunu biliyor musun?" yanıtı ile karşılaşırım. O nedenle adaylarımızın bu kaynağı bulduklarını farzediyorum. Beni ilgilendiren böyle bir projenin yapım süresi... Bir örnek verelim. Yüz yıllık Londra Metrosu İngilizlerin hayatında önemli yer tutar. Aynı İngilizler "Jubilee Hattı"nı dokların bulunduğu bölgeye kadar uzatmak için 24 kilometrelik inşaatı 8 yılda bitirebildiler. Atina belediyesi de aynı sorunu yaşıyor. Kifisia'dan Pire limanına kadar olan 14 kilometrelik hattı kesen 11 kilometrelik ikinci hattın yapımına 5 yıl önce başladılar. 2004 olimpiyatlarına yetiştirmeye çalışıyorlar. Bu örneklere bakınca büyükşehir belediye başkan adaylarının ortalama 50 kilometrelik metro projesini ne kadar süre içinde bitireceklerini tahmin bile edemiyorum. En iyi ihtimalle 15 yıl, ortalama bir hızla 30 yıl... Yapımı 15-20 yılı bulacak büyük projeler, büyükşehir adaylarına puan kazandırmıyor, tam tersi kaybettiriyor. Üstelik metro projesi bir zorunluluk. Kimse bu projenin karşısında değil. Her gelen aday bu projeye sahip çıkmadan, kaldığı yerden devam etmek zorunda.Umarız başkan adayları da farkına varır...
YENİ ASIR 20 - 03 - 1999
Yüksel Çakmur başkan iken projelendirildi. Şimdiki büyükşehir belediye başkanı Burhan Özfatura tarafından bazı değişikliklerle uygulamaya kondu. 43 kilometrelik metronun 11.7 kilometrelik ilk bölümünün yapımına 1995'te başlandı. Bu yıl sonunda bitirilmesi planlanıyor. Diğer büyükşehir adaylarının metro projeleri de İzmir'in tamamının bu modern ulaşım sistemi ile donatılması gerektiğini vurguluyor. Adaylar yapılmakta olan metro hattını Balçova ve Bornova merkeze kadar uzatıyor. İkinci hat Buca'ya ve havaalanına kadar ulaşıyor. Işıkkent'te yapılan otobüs garına ulaşan bir başka metro hattı da gündemde. Büyükşehir adayları şehrin kuzey bölümünü de unutmamış. diğer bir hat, Bayraklı üzerinden Karşıyaka'ya ve Çiğli'ye kadar uzanıyor. Kısacası İzmir metro ağı ile sarılıyor.Çok güzel... Adayların hepsini bu düşüncelerinden dolayı tebrik ediyorum.
Ancak İzmir trafiğini rahatlatacak projeyi öyle bir anlatıyorlar ki, sanki görevde kalacakları 5 yıl içinde bu ağı tamamlamayı başaracaklar. Herkes gibi metronun yapımı için gerekli kaynağı nereden bulacaklarını sormayacağım. Bu sorulara verilecek yanıtları tahmin ediyorum: "Dünya Bankası'ndan kredi alacağız, çeşitli yabancı bankalardan uzun vadeli kredi bulacağız..." Bu yanıtları kontrol etme şansımız yok. Dünya Bankası'nın Türkiye Masası'na telefon edip, "İzmir büyükşehir belediye başkanı adayları İzmir'de gerçekleştirecekleri metro projesi için sizden ne kadar kaynak alabilirler?" diye sorsam, telefon ya suratıma kapanır, ya da "Kardeşim limonun fiyatını sormuyorsun, aşağı yukarı 50 kilometre uzunluğunda son derece önemli bir projenin kredilendirilmesini soruyorsun. Böyle bir proje için gerekli altyapı çalışmalarının neler olduğunu biliyor musun?" yanıtı ile karşılaşırım. O nedenle adaylarımızın bu kaynağı bulduklarını farzediyorum. Beni ilgilendiren böyle bir projenin yapım süresi... Bir örnek verelim. Yüz yıllık Londra Metrosu İngilizlerin hayatında önemli yer tutar. Aynı İngilizler "Jubilee Hattı"nı dokların bulunduğu bölgeye kadar uzatmak için 24 kilometrelik inşaatı 8 yılda bitirebildiler. Atina belediyesi de aynı sorunu yaşıyor. Kifisia'dan Pire limanına kadar olan 14 kilometrelik hattı kesen 11 kilometrelik ikinci hattın yapımına 5 yıl önce başladılar. 2004 olimpiyatlarına yetiştirmeye çalışıyorlar. Bu örneklere bakınca büyükşehir belediye başkan adaylarının ortalama 50 kilometrelik metro projesini ne kadar süre içinde bitireceklerini tahmin bile edemiyorum. En iyi ihtimalle 15 yıl, ortalama bir hızla 30 yıl... Yapımı 15-20 yılı bulacak büyük projeler, büyükşehir adaylarına puan kazandırmıyor, tam tersi kaybettiriyor. Üstelik metro projesi bir zorunluluk. Kimse bu projenin karşısında değil. Her gelen aday bu projeye sahip çıkmadan, kaldığı yerden devam etmek zorunda.Umarız başkan adayları da farkına varır...
YENİ ASIR 20 - 03 - 1999
Etiketler:
Yerel Siyaset
18 Mart 1999 Perşembe
Tehlikeli fikirler
İzmir ve Ege'nin geleceği üzerine fikir üretenlerin sayısında seçim ortamıyla birlikte büyük bir artış yaşanıyor. Bölgenin ekonomik yapısı tartışılıyor, yatırımların yoğunlaşacağı bölgeler saptanıyor, kentlerin modernleşmesi için belediye başkan adaylarının ve partilerin projeleri masaya yatırılıyor. Tartışma ortamının yaratılması mutlaka çok önemli. Bazı projelerin gelişmesine, yeni nitelikler kazanmasına yardımcı oluyor. Ancak bana göre çok önemli bir eksik gözardı ediliyor. Konunun felsefi alt yapısı...
"İzmir ve Ege'nin geleceği ne olacak" konulu bir tartışmaya şu soru ile başlayabiliriz.
"Ege için Milano modeli mi, Kaliforniya modeli mi daha uygundur?" Milano modeli, İtalya'daki kuzey-güney çatışmasından ortaya çıkan, zengin kuzeyin güney bölgelerini desteklemesi zorunluluğuna karşı olan bir düşünce akımı... Milano ekolünü savunanların ortak düşüncesi şu: "İtalya'nın diğer bölgelerinin geri kalmışlığı bizi ilgilendirmiyor. Ürettiğimiz artı-değerin bir bölümünü güneye vermek yerine, kendi gelişmemiz için kullanabiliriz. İtalyan hükümetine verdiğimiz vergilerin sadece bir bölümü bize yatırım olarak geri dönüyor. Önemli bir bölümü ise artı-değer üretmeyen güneye aktarılıyor. Bu kuzeye yapılan bir haksızlıktır..." Kaliforniya modeli ise daha uluslararası bir bakış açısına sahip. Amerikan ekonomisinin üçte birini kontrol eden Kaliforniya, Milano anlayışının yerine, ürettiğini ABD'nin diğer bölgeleriyle paylaşmaktan çekinmiyor. Ancak bu paylaşım sonucunda hem uluslararası yatırımların kendi bölgesinde yoğunlaşmasını sağlıyor, hem de Amerikan politikası içinde aktif rol oynuyor. Dünya ile bütünleşerek yeni teknolojik gelişmelerin bölgede yatırım haline dönüşümünü sağlıyor. Milano düşüncesi bize çok yabancı değil. Son 10 yıldır İzmir'de bu tarz bir bölgecilik tezi çok sayıda taraftar buldu. Hatta bazı sivil toplum örgütleri bu düşüncenin öncülüğünü üstlendi. Ege'ye yatırım artışı sağlayan milletvekilleri el üstünde tutuldu, başarılı olarak nitelendirildi. Burada iki yanlış anlayış gözümüze çarpıyor. İlki devletin kamu yatırımlarını adil paylaştırma sorunu. Belli bir plan ve programa bağlı olması gereken kamu yatırımlarının paylaşımı, ikili ilişkilere endeksleniyor.İkincisi farklı bölgelerin milletvekilleri kamu yatırımı için karşı karşıya geliyor. Örneğin İzmirli bir milletvekilinin bölgesine getirdiği bir yatırımın finansı bir başka bölgenin yatırımından kaydırılıyor. Rizeli milletvekili de Ege'ye yapılacak bir yatırımı kendi bölgesine kaydırıyor. Ege bu ülkenin bir bölgesi iken, diğer bölgeler bu ülkenin içinde değil mi? Yoksa ben bilmeden bu ülke parçalandı mı? Unutmayalım, bölgecilik anlayışını en sıkı şekilde uygulayan Milano modeli, "Güneyden ayrılarak Kuzey İtalya devleti kuralım" sloganı olarak şekil değiştirdi. Kamu yatırımlarını adil dağıtmayı başaran Türkiye'de milletvekilleri gerçek görevlerine dönerlerse, asıl başarının Türkiye'nin ve Ege'nin önünü açacak yasaların çıkarılmasında olduğunu göreceklerdir.
Birçok avantajı elinde bulunduran Ege ve İzmir, rasyonel bir sistem içinde ABD'nin Kaliforniya bölgesi gibi Türkiye'nin uluslararası sisteme eklemleşmesini sağlayan ana aktör görevini üstlenecektir.
Önemli olan, kenti, bölgeyi ve ülkeyi yönetecek olanların görev ve sorumluluklarını doğru tahlil etmeleridir. Çünkü bu halk, yanlış tahlillerin ve modellerin olumsuz sonuçlarını yıllardır çekiyor.
YENİ ASIR 18 - 03 - 1999
"İzmir ve Ege'nin geleceği ne olacak" konulu bir tartışmaya şu soru ile başlayabiliriz.
"Ege için Milano modeli mi, Kaliforniya modeli mi daha uygundur?" Milano modeli, İtalya'daki kuzey-güney çatışmasından ortaya çıkan, zengin kuzeyin güney bölgelerini desteklemesi zorunluluğuna karşı olan bir düşünce akımı... Milano ekolünü savunanların ortak düşüncesi şu: "İtalya'nın diğer bölgelerinin geri kalmışlığı bizi ilgilendirmiyor. Ürettiğimiz artı-değerin bir bölümünü güneye vermek yerine, kendi gelişmemiz için kullanabiliriz. İtalyan hükümetine verdiğimiz vergilerin sadece bir bölümü bize yatırım olarak geri dönüyor. Önemli bir bölümü ise artı-değer üretmeyen güneye aktarılıyor. Bu kuzeye yapılan bir haksızlıktır..." Kaliforniya modeli ise daha uluslararası bir bakış açısına sahip. Amerikan ekonomisinin üçte birini kontrol eden Kaliforniya, Milano anlayışının yerine, ürettiğini ABD'nin diğer bölgeleriyle paylaşmaktan çekinmiyor. Ancak bu paylaşım sonucunda hem uluslararası yatırımların kendi bölgesinde yoğunlaşmasını sağlıyor, hem de Amerikan politikası içinde aktif rol oynuyor. Dünya ile bütünleşerek yeni teknolojik gelişmelerin bölgede yatırım haline dönüşümünü sağlıyor. Milano düşüncesi bize çok yabancı değil. Son 10 yıldır İzmir'de bu tarz bir bölgecilik tezi çok sayıda taraftar buldu. Hatta bazı sivil toplum örgütleri bu düşüncenin öncülüğünü üstlendi. Ege'ye yatırım artışı sağlayan milletvekilleri el üstünde tutuldu, başarılı olarak nitelendirildi. Burada iki yanlış anlayış gözümüze çarpıyor. İlki devletin kamu yatırımlarını adil paylaştırma sorunu. Belli bir plan ve programa bağlı olması gereken kamu yatırımlarının paylaşımı, ikili ilişkilere endeksleniyor.İkincisi farklı bölgelerin milletvekilleri kamu yatırımı için karşı karşıya geliyor. Örneğin İzmirli bir milletvekilinin bölgesine getirdiği bir yatırımın finansı bir başka bölgenin yatırımından kaydırılıyor. Rizeli milletvekili de Ege'ye yapılacak bir yatırımı kendi bölgesine kaydırıyor. Ege bu ülkenin bir bölgesi iken, diğer bölgeler bu ülkenin içinde değil mi? Yoksa ben bilmeden bu ülke parçalandı mı? Unutmayalım, bölgecilik anlayışını en sıkı şekilde uygulayan Milano modeli, "Güneyden ayrılarak Kuzey İtalya devleti kuralım" sloganı olarak şekil değiştirdi. Kamu yatırımlarını adil dağıtmayı başaran Türkiye'de milletvekilleri gerçek görevlerine dönerlerse, asıl başarının Türkiye'nin ve Ege'nin önünü açacak yasaların çıkarılmasında olduğunu göreceklerdir.
Birçok avantajı elinde bulunduran Ege ve İzmir, rasyonel bir sistem içinde ABD'nin Kaliforniya bölgesi gibi Türkiye'nin uluslararası sisteme eklemleşmesini sağlayan ana aktör görevini üstlenecektir.
Önemli olan, kenti, bölgeyi ve ülkeyi yönetecek olanların görev ve sorumluluklarını doğru tahlil etmeleridir. Çünkü bu halk, yanlış tahlillerin ve modellerin olumsuz sonuçlarını yıllardır çekiyor.
YENİ ASIR 18 - 03 - 1999
Etiketler:
Yerel Siyaset
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
