Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

1 Aralık 1999 Çarşamba

Bir paşa önümüzü açacak!

Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin halk tarafından yapılması, Türkiye'nin yarı başkanlık sistemine dönüşmesi gibi tartışmalar yavaş yavaş gündeme otururken, önceki gece ilginç bir isim cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı... Çevik Bir...
1995'ten itibaren Genelkurmay İkinci Başkanlığı ve Birinci Ordu Komutanlığı'nda bulunan ve bir dönem geleceğin Genelkurmay Başkanı olarak anılan Çevik Bir özellikle Batı Çalışma Grubu tartışmaları, 28 Şubat kararlarından sonra Genelkurmay başkanı olmadan sessiz sedasız emekliye ayrılmıştı.
Asker olduğu dönemde de politika ile "yakın" ilişkisi olan Bir Paşa, nedense politikayı hep en üst-düzeyden yapmak istiyor.
Bu kez de gözü yine Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst noktasında, cumhurbaşkanlığı koltuğunda...
Ancak bu kez işi zor... Bir Paşa yeşil elbise yerine gri takım elbise giyiyor. Bu da kendisini olası diğer adaylarla aynı seviyeye getiriyor.
Üstelik karşısına çıkacak adaylar arasında yıllarca politika yapmış, politikanın bütün inceliklerini bilenler var. Bunların başında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geliyor.
Ancak Bir Paşa çok iddialı... Bunu CNN Türk'te yaptığı açıklamalarda dile getiriyor ve şöyle diyor:
"Bugüne kadar katıldığım her toplantıda bana destek olanları izledim. Tümünün bana güvendiğini gördüm. Onların desteği ile bu işin altından kalkarım..."
Paşa, "Türkiye için nasıl bir cumhurbaşkanı olursunuz?" sorusuna, "Türkiye'nin önünü açacak bir cumhurbaşkanı" yanıtını veriyor...
İlginç, Çevik Bir, 20 dakikalık konuşmasında yaklaşık 70 kez "Türkiye'nin önünü açacağım" dedi! Ancak "önümüzü nasıl açacağı" konusunda bilgi vermekten kaçındı.
Aktif askerlik döneminde politika ile "yakından" ilgilenen, emekli olduktan sonra politikaya gireceğini açıklayan Çevik Bir'in "önümüzü açmaya" yönelik eylemlerini gerçekten merak ediyorum.
Bunun nedenle biran önce kendisine destek veren gruplarla tartışıp fikirlerini açık ve net bir şekilde ortaya koyması, Türkiye'yi "muhassır medeniyetler seviyesi"ne ulaştırırken kullanacağı araçları tesbit etmesi gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri ilginç polemikleri de beraberinde getireceğe benziyor. Özellikle gazetecilerin kullanılacakları malzemeler de artıyor!

YENİ ASIR 01 - 12 - 1999

30 Kasım 1999 Salı

Atina'da sivil güç

Türkiye'nin Helsinki'de Avrupa Birliği'ne adaylığı yönünde yapılacak oylamada Yunanistan'ın alacağı tavır hala tartışılıyor. Bir grup Yunanistan'ın taviz koparmadan Türkiye'nin adaylığını onaylamayacağını ileri sürerken, diğer grup Atina'nın soruna farklı bakmaya başladığını, Avrupa Birliği'nin lokomotif ülkeleri ve ABD'nin desteği ile adaylık statüsünün Türkiye'ye verileceğini belirtiyor. Ancak bu tartışmalar iki ülke arasındaki ilişkilerin daha ileri götürülmesi yönünde atılan sivil adımları engellemiyor.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözümüne destek olmak için kurulan sivil toplum örgütlerinden Türk-Yunan Forumu, geçen haftasonu Atina'da Türkiye ve Yunanistan'dan yaklaşık 45 sivil toplum örgütünün katıldığı bir toplantı düzenledi. Toplantının amacı iki ülke arasındaki sivil toplum örgütlerini daha etkin kılmak ve belli konularda proje üretmelerine destek olarak toplumlararası ilişkileri bir adım daha ileri götürebilmekti...
Toplantıya katılan sivil toplum örgütleri 5 ana başlık altında proje hazırladılar.
1- "Acil yardım alanında ortak çalışma..." Ardarda gelen depremler sırasında Türk ve Yunan kurtarma ekiplerinin her iki toplumda yarattıkları olumlu havayı dikkate alan Türk-Yunan Forumu bu alanda somut bir proje ile daha gelişmiş bir yapının ortaya çıkmasını hedefledi.
2- "Kadınlarla ortak çalışma..." Winpeace, Ka-der gibi örgütlerin iki ülke arasında oynadıkları rolü değerlendiren forum tüm kadın örgütlerinin bir proje altında toplanmasını, böylece daha güçlü hareket etmelerinin mümkün olacağını planladı.
3- "Gençler arasında iletişim..." AIESEC, Avrupa Öğrenciler Birliği gibi uluslararası gençlik örgütlerinin Türkiye ve Yunanistan şubelerinin iki ülke ilişkilerin konusunda ortak çalışmaları bu toplantı sonunda sağlandı. Forum iki ülkenin geleceğini belirleyecek olan gençleri barış organizasyonlarında daha fazla söz sahibi olmalarını amaçlıyor.
4- "Çevre sorunlarının çözümünde ve kültürel değerlerin korunmasında birlikte çalışma..." Türkiye ve Yunanistan'da çevrenin korunması konusunda uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerinin katıldığı platformda denizlerin temizlenmesi üzerinde duruldu.
5- "Devletlerin ve toplumların demokratikleştirilmesi.." Toplantının en zor ama en önemli tartışması bu projede yaşandı. Politikanın ve felsefenin öne çıktığı tartışma, toplumların merkezi yönetimin baskısından kurtarılması ve yerel yönetimlere daha fazla güç verilmesi üzerinde odaklandı.
5 ana grup ve 5 büyük proje... Avrupa Birliği'nin maddi desteği ile hayata geçecek bu projeler, iki ülke yakınlaşmasında gerçekten önemli rol oynayacak. Atina'ya gelen sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinde barışın kalıcı olması için gerekli istek ve heyecanı gördüm... Projelerin devreye girmesi ile bu isteğin daha kuvvetleneceğini, toplumun tümüne özellikle de politikacılara yayılacağından eminim...

YENİ ASIR 30 - 11 - 1999

25 Kasım 1999 Perşembe

Şimdi çalışma zamanı

Helsinki'ye çok az kaldı... Türkiye'nin geleceğini belirleyecek, Türk toplumunun yaşamını yeniden şekillendirecek, Avrupa Birliği adaylığı için devlet bazında yeterince çalışıyor muyuz? Aday statüsünün verilmesinden sonra başlayacak yeniden yapılanma programı için herhangi bir hazırlığımız var mı?
Her iki soru için olumlu yanıt vermek zor.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem dışında Helsinki konusunda Türkiye'de ciddi bir çalışma yapan yok. Herkes AGİT Zirvesi'nde alınan sonucun Helsinki için yeterli olduğu düşüncesinde... Politikacılar bugün bile AGİT Zirvesi'nin başarısından bahsediyor, bu başarının üstüne yeni taşlar konması gerektiğini unutuyorlar. Onlara göre Clinton'ın baskısı, Almanya ve Fransa'nın desteği, İngiltere'nin katkıları ile Avrupa Birliği kapılarını açacağız.
Ama AB üyesi ülkelerden ikisine dikkat etmek ve bunu konu üzerinde daha fazla çalışmak gerekiyor. Birincisi Yunanistan... Simitis Hükümeti Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmıyor. Buna karşılık yaklaşan genel seçimler sırasında muhalefetin bu konuyu işleyeceğini bildikleri için Türk-Yunan ilişkilerinde Türkiye'den jest bekliyorlar. Özellikle Kıbrıs konusu üzerine...
İkincisi İsveç... İnsan hakları ihlallerinden dolayı Türkiye'nin adaylığa hazır olmadığını belirten İsveç üzerine herhangi bir çalışma yapılmıyor ve Türkiye'nin "diğer" yüzü bu ülkenin kamuoyuna yeterince yansıtılamıyor.
Her iki ülkenin çekinceleri Türkiye ve diğer ülkelerin çalışmaları sonucunda yokedilse ve Türkiye Helsinki'de aday ülke konumuna getirilse ne olacak?
İşte bu konu üzerine bugüne kadar yapılan en ufak bir çalışma bile yok...
Öncelikle Türkiye'nin Avrupa Birliği kapısında bekletileceği görüşü nedeniyle devlet içinde yeniden yapılanma için bir program hazırlanmış değil...
Ekonomik sistemden, politik yapıya, adalet sisteminden, eğitime kadar tüm alanlarda ciddi bir yeniden yapılanmanın yaşanacağını düşünürsek Helsinki sonrası Türkiye'nin çok ciddi bir çalışmaya girmesi kaçınılmaz olacak...
Burada başka bir sorun gündeme geliyor... Hangi kadroyla?
Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşmesinde gerekli uyum yasalarını çıkaracak, ülkenin ekonomisini yeniden şekillendirecek, demokratikleşme konusunda yeni düzenlemeleri toparlayacak, devletin "sivilleşmesi" için çalışacak, eğitim ve sağlık konusunda etkili kararlar alacak kadroların bugünden kurulması gerekiyor...
Ama Türkiye'ye baktığımızda, genç ve dinamik bir kadronun yaratılması için çalışmak yerine, partizan atamaları sürdüren, tanıdık ve dostları önemli kademelere yerleştiren politikacılar görüyoruz.
Türkiye silkinip üzerindeki ağırlığı atmadıkça, aksak görüntümüzden bir türlü kurtulamayacağız.

YENİ ASIR 25 - 11 - 1999

20 Kasım 1999 Cumartesi

Ticaretin tokadı

Hiç TEC adlı televizyon markası duydunuz mu? Ben duymamıştım... Firmanın ismi Girit'in Iraklion kentinde kaldığım bir otel odasında dikkatimi çekti...
Her gece yaptığım gibi "kentlerin gece yaşamlarını öğrenme" turundan dönünce televizyonu açtım. Yunan kanallarından Alfa-5, Düzce depremi ile ilgili son haberleri veriyordu. Ses düğmesine bastım, konuşmaları yeterince anlayabilmek için... Televizyonun sağ köşesinde "ses" yazısı göründü.
Çoğu televizyonlarda İngilizce'den gelen "volume" kelimesinin kısa kullanımı "vol" yazısı görmeye alışmış biri olarak "ses" kelimesi dikkatimi çekti.
İngilizce bir terimin kısaltılması değildi, ama Yunanca ile de ilgisi yoktu. Bir an bunun Türkçe olabileceği aklıma geldi ve diğer düğmeleri de denemeye başladım.
İşte o zaman şaşkınlığım arttı. Çünkü renk ayar düğmesine bastığımda televizyonun köşesinde "renk" yazısı göründü.
Televizyonun arkasını çevirdim, bir ipucu bulur ve bu markanın nereden geldiğini anlayabilirim diye... Ancak arkadaki marka tanıtım yazısı Almanca idi.
İlginç, Türkiye'den yüzlerce kilometre ötede, Yunanistan'ın genel yapısına göre daha milliyetçi bir toplumun yaşadığı yerde böyle bir televizyon! Otel görevlileri televizyonların nereden geldiğini bilmiyor. Birkaç yıldır aynı televizyonları kullandıklarını söylüyorlar ama bu televizyonların nereden ithal edildiğini, nereden satın alındığını bilmiyorlar.
Bence bunun iki yanıtı olabilir.
1 - Almanya'da üretilen televizyonlar Türkiye'nin talebinin üstünde kaldığı ve başka bir ülke tarafından ithal edilmediği için Yunanistan'a getirildi. Ve ucuz olduğu için Yunanlı bir tacir tarafından satın alındı.
2 - Zeki bir Yunanlı ticaret adamı yine zeki bir Türk işadamı ile anlaşarak televizyonları Türkiye'de ürettiler, belli olmasın diye arkasına Almanca bir açıklama koydular. Çok büyük kar sağlayarak bu markayı Yunanistan'da satıyorlar.
Doğru açıklamanın hangisi olduğunu bir türlü öğrenemedim. Otelin sahibi televizyonları ithalatçı bir firmadan aldığını, ancak menşei konusunda bir fikri olmadığını söyledi. Ancak bu örnek bile serbest piyasanın devletçilik, bağımsızlık, milliyetçilik gibi sadece 20. yüzyıla sıkışmış kavramlarına bir tokat gibi geldi bana...
Umarım serbest piyasa ekonomisinin bizden daha çok gücü vardır. Aynı tokadı devletçiler, milliyetçiler ve "bağımsızlar"a vurmak için...
Bu nedenle işadamlarının iki ülkenin ilişkilerinin geliştirilmesi konusunda daha fazla çaba göstermeleri politikacıları bu konuda ikna etmeleri gerekiyor. Türkiye ile Yunanistan arasında oluşturulacak geniş bir ticaret ağı düşmanlığı ortadan kaldırmaya yetecektir...

YENİ ASIR 20 - 11 - 1999

13 Ekim 1999 Çarşamba

Evren barışı kurtardı!

Sayın Kenan Evren Rodosspor ile Marmarisspor'un depremzedelerin yararına bugün oynanması planlanan futbol maçı için Rodos'a gitmeyeceğini açıkladı. Sayın Evren bu açıklamasını şu gerekçeye dayandırdı: "İki ülke arasındaki ilişkilerin yumuşama dönemine girmesi çerçevesinde, bu yakınlaşmayı kuvvetlendirmek için Rodos'a gidecektim. Rodos'ta Kıbrıslılar Cemiyeti yerel bir gazete çıkarıyor. Seyahatimi kötü yorumlayıp (savaşın komutanı geliyor) şeklinde haberler yayınlamışlar. Bu haberleri görünce adaya gitmeme kararı aldım. Kıbrıs Harekatı sırasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı idim. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilanında ise devlet başkanıydım. Kıbrıslı Rumlar bu nedenle yayın yapmış olabilirler. Gitseydim çirkin olaylar gerçekleşebilir, iki ülke arasındaki yumuşama dönemi olumsuz etkilenirdi..."
Sayın Evren'i bu yaklaşımından dolayı "tebrik" ediyorum.
Ancak burada önemli bazı noktalar var.
Öncelikle Sayın Evren iki ülke arasındaki ilişkilerin yumuşatılması konusunda aktif görev alabilir mi? Türkiye demokrasi tarihindeki önemli bir lekenin baş aktörlerinden biri olarak barış ve demokrasinin gelişimine nasıl katkı koyabilir?
İkinci olarak Sayın Evren'e Türk devletinin ve Türk toplumunun bakışı ile uluslararası kamuoyunun bakışı arasındaki farkı ortaya koymak gerekiyor... Türk basını Sayın Evren'den Türkiye'deki politik ve sosyal gelişimi hakkında görüş alıyor, Marmaris'teki emeklilik hayatı konusunda Türk toplumunu bilgilendiriyor!
Ancak birkaç ay önce ölen Yunanistan'daki askeri darbenin lideri Papadopoulos'un yaşamının sonuna kadar hapishanede kalmasına ses çıkarmayan, Şili'nin devrik lideri Pinoche'nin hastalığı nedeniyle geldiği İngiltere'de yargılanmasına ve mahkemenin "İspanya'da yeniden yargılansın" kararına destek veren uluslararası kamuoyu, Sayın Evren'e de bizden "farklı" bakıyor...
Sayın Kenan Evren'in bu bilgiler ışığında Marmaris'te kendine sağlanan iyi şartlarda emeklilik yaşamını sürdürmesini, sağlığı nedeniyle "uluslararası" konulara aktif olarak katılmaması daha mantıklı buluyorum. Çünkü karşısına sadece Yunanistan'da değil, başka bir Batı ülkesinde de yasal sorunlar çıkabilir...
Bir not da Marmarisspor için... Dostluk maçı ikinci kez tehir edildi. İlk tehirin nedeni Marmarisli futbolcuların bazılarının pasaportları olmaması idi. Uluslararası anlaşmalara göre pasaportu olmayan bir kişinin değil başka ülkeye girmesi kendi ülkesinden bile çıkması mümkün değildir. Ancak bu Türk basını tarafından "Yunanlılar vize vermedi" şeklinde aktarıldı.
Dün açıklanan ikinci tehirin nedeni ise vize idi. Ancak Marmarisspor bırakın vize alamamayı bu konuda düne kadar Yunan Konsolosloğu'na bir başvuruda bile bulunmamıştı. Onları haber yapmak için Rodos'a gidecek olan tüm gazeteciler konsolosluktan vizelerini alırken, asıl haber olacak insanlar vize için hiçbir girişimde bulunmamışlardı....

YENİ ASIR 13 - 10 - 1999

29 Eylül 1999 Çarşamba

Evren sorunu

İki toplum da Akdenizli olunca, elimize geçen en önemli fırsatı, deprem sonrası ivme kazanan Türk-Yunan dostluğunu, abartma konusunda birbirlerinden geri kalmıyorlar... Bunun son örneği Rodos-Marmaris arasında yaşandı. Rodos Spor Kulübü futbol takımı ile Marmarisspor arasında geliri depremzedelere bırakılacak bir futbol maçı planlandı. Yapılan görüşmelerden sonra maçın dün oynanması planlandı. Yunan tarafı Marmarisspor'a ilettiği faksta, gelecek olan davetlilerden vize aranmadığını belirtti. Ancak Marmarisspor takımındaki futbolcuların büyük kısmında pasaport bulunmaması nedeniyle maç oynanamadı ve bir ileri tarihe ertelendi.
Bunlar olağan şeyler. Beni asıl ilgilendiren nokta davetliler arasında bulunan 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in konumu üzerine...
Türkiye neden hala ayaklarının üzerinde duramıyor? Neden 1982 Anayasası tartışılıyor? Neden bazı güçlerin demokratik yapıların üzerinde olduğu ileri sürülüyor? Neden Avrupa Birliği, insan hakları ve demokrasi diye bastırıyor?
Bunların nedenini öğrenmek için çok değil, 19 yıl öncesine dönmemiz ve yakın Türkiye tarihine kısa bir göz atmamız yeterli... Deprem sonrası dost olduğumuz "demokratik Yunanistan"ın da Türkiye'nin yakın tarihine gözatması gerekecek. Aslında Yunanlılar yakın tarihimizi iyi biliyorlar. Yaptığımız her konuşmada Türkiye'deki parlamento üzerindeki güçleri vurguluyor ve Türkiye'nin demokratikleşmesini istiyorlar... Ben de istiyorum... Ama bana bunu söylerken bu koşulların oluşmasında başrol oynayan birini bir "dostluk maçı" için Rodos'a davet etmenin mantığını anlamıyorum.
Rodos Valiliği ile yaptığım konuşmada yapılan davetin isim bazında olmadığını, Sayın Evren'in de Rodos'a geleceğini basından öğrendiklerini söylediler. 12 Adalar Valiliği Hukuk Danışmanı Nikos Papanikitas'ın Marmaris'e gönderdiği ikinci faksta ise şu cümleler yeralıyor..."Türkiye Cumhuriyeti 7. Cumhurbaşkanı için en yüksek koruma önlemleri Yunanistan devleti tarafından sağlanacaktır. Aynı zamanda Yunanistan Hükümeti kendisini yazılı ve resmi olarak Rodos'a davet edecektir."
Fakstan da anlaşılacağı gibi Evren'in Rodos'a gitme isteği Yunanlılar tarafından yapılan ilk davetten sonra ortaya çıkmış, Yunanlılar da bu olayı resmiyete dönüştürme kararı almışlar... Ancak bu olayda çok önemli çelişkiler var.
Birincisi Yunanistan demokrasi uğruna 1974 yılında hapse gönderdiği albaylar cuntasının lideri Papadopoulos'un ölümüne kadar hapishaneden çıkmasına izin vermedi. Bana göre de doğru yaptı...
Ama aynı Yunanistan, 1980 darbesi ile iktidara gelen ve bugüne kadar Türkiye'nin elini kolunu bağlayan Kenan Evren'i dostluk adına ülkeye davet ediyor... Günlerdir yazıyorum, Türk-Yunan dostluğu, temelleri sağlam bir yapı üstüne kurulmalı... Son günlerde yaşadığımız "abartılı" ve "ciddiyetten uzak" tavırlar iki ülke ilişkilerine yarardan çok zarar getirecek...

YENİ ASIR 29 - 09 - 1999

Soyadların dili

Atina'da, Sabah gazetesinin bürosunda bir arkadaşımın telefonunu bulmak için rehbere bakıyorum. Soyadlarından yola çıkarak telefonu bulmaya çalışırken bazı soyadları dikkatimi çekti. Bir Türk'e böyle bir soyadını değil kabul ettirmek bu soyadını vermek isteyen devlet görevlilerine sorun çıkarması içten bile değil. Selanik'te yaşayan Bay Bangalis'in soyadı "Karaibnes..." üstelik Bay Bangalis bir işadamı. Dolayısı ile ilginç soyadı Selanik'in outdoor reklam panolarında bile bulunuyor.
Kostas'ın soyadı ise "Kerhanecioğlu..." sadece kerhaneci değil üstelik "kerhanecinin oğlu..."
Bir gazeteci arkadaşımın soyadı "Deli Petro...". Ünlü Rus Çarı'na Osmanlılar ve daha sonra Türkler tarafından verilen bir sıfatı Anadolu'dan geçen Rum ailesi soyadı olarak kullanmış. İlginçtir Rus Çarı Petro için Batılılar'ın kullandığı sıfat "Büyük Petro..." sadece biz Rus Çarı'na Deli Petro diyoruz.
İlginç soyadları dizi halinde devam ediyor Yunanistan'da. Mesela Kuloğlu. Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesi konusunda yıllardır çalışan, ERT-3'te bu konu üzerine program hazırlayan Stelyo Kuloğlu'nun ailesi de İzmir kökenli. Bunun dışında binlerce soyadı daha var Türkler'e ilginç gelecek olan... Parmaksız, Gedikoğlu, Yıldız gibi...(peki nasıl oluyorda Türkiye'de kısır olarak kullanılan kelimeler Yunanistan'da soyadına dönüşüyor.
Nedeni aslında çok basit 1924 yılında mübadeleden hemen sonra her ülkede oluşturulmaya çalışılan modern devletin bir ölçüsü de soyadı sorununun çözmek idi. Mübadele sonrası Yunanistan'a göçen Hıristiyanlar'ın modern devlet ilkeleri doğrultusunda soyadı almaları gerekiyordu. Zavallı Anadolulu Hıristiyan ailelere Yunan devleti tarafından şu soru soruldu.
"Soyadınız ne olacak?"
Devlet görevlisi bir yanıt alamayınca ikinci bir soru sordu, evlerini, geçmişlerini, ilişkilerini kaybetmiş ve Yunanistan'la hiç bir bağı olmayan bu insanlara
"Sizi Küçük Asya'da nasıl çağırırlardı?"
"Bilmem, babama kerhaneci derlerdi..."
Yunan devlet görevlisi anlamını bilmediği bu yanıtı hemen değerlendirir ve "Tamam, bundan sonra soyadın Kerhanecioğlu" kararını verirdi
İki devlet başkanının aldığı politik bir kararın topluma, milyonlarca insana yansımasının önemli bir göstergesi yukarıdaki örnekler.

YENİ ASIR 20 - 09 - 1999