Abdullah Öcalan'ın PKK militanlarına yönelik "1 Eylül'den sonra silahlı mücadeleyi bırakın ve sınırları terkedin" sözleri Türkiye'de yeni bir tartışma başlatacak. Herkes kendi düşünce sistematiği içinde bu sözleri yorumlamaya çalışacak.
Bana göre Öcalan'ın sözleri iki açıdan ilginç. İlki Öcalan'ın "silahlı mücadeleyi bırakın" çağrısı ile "sınırları terkedin" çağrısı arasındaki fark... Öcalan neden özellikle "sınırları terkedin" diyor.
Bunun iki nedeni var. Birincisi Türkiye'de bir türlü çıkmayan pişmanlık ve af yasaları. Öcalan bir örgüt lideri olarak militanlarına bir anlamda "Yurtdışında bekleyin. Türkiye'de olacakları görelim" talimatı veriyor.
İkincisi Öcalan'ın örgüte hakim olma isteği. Türkiye'de kalan militanların yaşam koşullarından emin olamayacağı için "Yurtdışında yaşayın" talimatında bulunuyor. Bu çerçevede hem örgütün dağılmasını engelleyecek, hem de örgüt üyelerine "onların yaşam hakkını korumak" istediği mesajını verecek.
Türk halkı aslında aylardır "Bu iş bitti, Öcalan sorunu ortadan kalktı" diyordu. Ama mesele hiç de öyle değil.
Öcalan bir açıklama yaptı, ülkede herkes bu açıklamayı ve getireceği sonuçları tartışmaya başladı. Bir anlamda yeniden gündeme oturdu Öcalan. Bu da Öcalan ve PKK konusunun aslında "Asalım da, bitirelim" gibi basit mantığa dayanmadığını gösteriyor.
Öcalan Avrupa'da olduğu sıralarda Türkiye'de bir tartışma başlamıştı. "Öcalan, PKK'yı siyasallaştırmak istiyor. Terör örgütü ünvanından kurtarıp, sorunu başka platformlara taşımak istiyor" deniliyordu.
Peki bugün gelinen nokta ne? İmralı'daki mahkeme, avukatlar kanalı ile yapılan açıklamalar, Öcalan ve PKK sorununun aslında Türkiye'nin merkezinde siyasallaştığını gösteriyor.
Öcalan'ın idamı sonunda siyasi bir karar. Bu karar konusunda tüm parti liderleri gerekli açıklamaları yaptı ve yapmayı sürdürüyorlar. Devletin en başındaki adam, Süleyman Demirel de üç gün önce yaptığı açıklamada, idam konusunu "zor bir karar" olarak nitelendirdi...
Politikacılar, bilim adamları, hukukçular, gazeteciler ve sokaktaki insanlar bu dava üzerine bu kadar çok konuşuyorsa, Öcalan olayının istenmese de siyasallaştığını gösteriyor...
Sonuçta ne olacak?
Gelecek üzerine tahmin yapmak zor. Ama asıl zor olan Meclis'in ve Demirel'in alacağı karar... Çünkü bu karar Türkiye'nin geleceğini de belirleyecek.
YENİ ASIR 04 - 08 - 1999
14 Ağustos 1999 Cumartesi
6 Ağustos 1999 Cuma
Şansı kullanmak
Abdullah Öcalan'ın üç gün önce yaptığı barış çağrısı dün PKK tarafından kabul edildi. Öcalan'ın yaptığı çağrının ardından, Türk basınında birçok kalem Apo'nun PKK içinde etkisini yitirdiği, hatta örgütün Öcalan'ın idamını istediği yönünde yorumlar yapmışlardı. Devletin yetkilileri de Öcalan'ın barış çağrısını, "Biz bu işin sonuna geldik. Eninde sonunda PKK'yı bitireceğiz. Bu şekilde yapılan çağrılar bizi bağlamaz" şeklinde değerlendirmişlerdi.
Ancak PKK'nın dün yabancı ajanslara yaptığı ve Öcalan'ı desteklediğini belirttiği açıklama durumun Türkiye'nin düşündüğünden biraz farklı olduğunu ortaya koyuyor.
Bu farklılıkların başında Öcalan'ın hala PKK'da etkili olduğu geliyor. Apo'nun yakalanmasından sonra herkes "Örgüt içinde liderlik mücadelesi başlayacak. Bu nedenle PKK dağılacak" diye düşünüyordu. Ancak Öcalan'ın bu örgütün kurucusu olduğu hep gözden kaçırıldı. Apo ne kadar gücünü kaybetse de PKK'nın hala lideri ve PKK, O'nun açıklamaları yönünde hareket ediyor.
İkinci önemli nokta, barış çağrısının içeriği ve PKK'nın bu çağrıya verdiği destek. Öcalan ve PKK uzun süredir "terör örgütü" tanımlamasından kurtulup Kürt sorununu siyasi mücadeleye çekmeyi amaçlıyordu. Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye getirilmesi ile bu yol, hem de Öcalan'ın beklemediği kadar önemli bir yerde Türkiye'de açıldı.
Öcalan mahkemede konuşuyor, avukatları kanalıyla Türklere, Kürtlere ve Batı dünyasına siyasi mesajlar veriyor, Türk siyasi çevreleri idam konusunu tartışıyor, devletin en üst düzeyindeki adam, "Öcalan'ın barış çağrısı gayet karmaşık bir iş" diyor. Siyasi partilerin bir bölümü idamı destekliyor, bir bölümü ise hem idama karşı, hem de yapılan barış çağrısının dikkate alınmasını istiyor.
İşte size siyasallaşma... Hem de Türkiye'nin göbeğinde...
Bunun Türkiye açısından zararı ne?
Bana göre yok. Öyle veya böyle, Türkiye'nin, geleceği için, ekonominin toparlanması için, demokrasiyi oluşturmak için, toplumsal barışı sağlamak için, her iki tarafın da görüşlerini ortaya koyacağı bir tartışma alanına ihtiyacı vardı.
Bu şansı şimdi yakaladık. Ama önemli olan olanları iyi tartıp, bu şansı doğru kullanmak.
YENİ ASIR 06 - 08 - 1999
Ancak PKK'nın dün yabancı ajanslara yaptığı ve Öcalan'ı desteklediğini belirttiği açıklama durumun Türkiye'nin düşündüğünden biraz farklı olduğunu ortaya koyuyor.
Bu farklılıkların başında Öcalan'ın hala PKK'da etkili olduğu geliyor. Apo'nun yakalanmasından sonra herkes "Örgüt içinde liderlik mücadelesi başlayacak. Bu nedenle PKK dağılacak" diye düşünüyordu. Ancak Öcalan'ın bu örgütün kurucusu olduğu hep gözden kaçırıldı. Apo ne kadar gücünü kaybetse de PKK'nın hala lideri ve PKK, O'nun açıklamaları yönünde hareket ediyor.
İkinci önemli nokta, barış çağrısının içeriği ve PKK'nın bu çağrıya verdiği destek. Öcalan ve PKK uzun süredir "terör örgütü" tanımlamasından kurtulup Kürt sorununu siyasi mücadeleye çekmeyi amaçlıyordu. Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye getirilmesi ile bu yol, hem de Öcalan'ın beklemediği kadar önemli bir yerde Türkiye'de açıldı.
Öcalan mahkemede konuşuyor, avukatları kanalıyla Türklere, Kürtlere ve Batı dünyasına siyasi mesajlar veriyor, Türk siyasi çevreleri idam konusunu tartışıyor, devletin en üst düzeyindeki adam, "Öcalan'ın barış çağrısı gayet karmaşık bir iş" diyor. Siyasi partilerin bir bölümü idamı destekliyor, bir bölümü ise hem idama karşı, hem de yapılan barış çağrısının dikkate alınmasını istiyor.
İşte size siyasallaşma... Hem de Türkiye'nin göbeğinde...
Bunun Türkiye açısından zararı ne?
Bana göre yok. Öyle veya böyle, Türkiye'nin, geleceği için, ekonominin toparlanması için, demokrasiyi oluşturmak için, toplumsal barışı sağlamak için, her iki tarafın da görüşlerini ortaya koyacağı bir tartışma alanına ihtiyacı vardı.
Bu şansı şimdi yakaladık. Ama önemli olan olanları iyi tartıp, bu şansı doğru kullanmak.
YENİ ASIR 06 - 08 - 1999
Etiketler:
Ulusal Siyaset
1 Temmuz 1999 Perşembe
"Hayır, ben Yorgoyum"
Seferis Sokağı tartışmasına İzmirli bir köşe yazarından "Yorgoculara" başlıklı yazı ile yanıt geldi. İsim değişikliğine karşı çıkanları "Bazı entellektüellerimiz ne yapacaklarını şaşırdılar" şeklinde değerlendiren yazarımız, Seferis ile Atatürk'ü kıyaslıyor ve soruyor. "Urla'daki sokağa Seferis ismi verdiniz. Komşumuz, Atatürk'ün doğduğu evin sokağının adını değiştirdiği zaman neden karşı çıkmadınız?" Yazarımız evrensellik ile devletçilik arasındaki sınırı doğru çizememiş. Bir yanda evrensel değerleri savunan, barış temasını öne çıkaran Urlalı sanatçı, diğer yanda bir ulusun doğuşu için Batı ülkeleri ve Yunanistan ile savaşmış, çağdaş devlet adamı. Bu iki şahsiyeti değil aynı teraziye koymak, kıyaslamak bile hatalı. Biz de, Anadolu doğumlu olsa bile bir Yunan devlet adamının ismini sokağa verdirmek için tartışma başlatmadık zaten.
Yazarımız, "Herşeyi bilen entellektüeller" suçlamasını yaparken bir doğruyu gözden kaçırıyor. Bizler Batı'da "bir veya birkaç alanda uzman" olarak tanımlanan entellektüel sıfatını kabul ediyoruz. Çünkü karşı tarafı anlamak için Girit, Yale, Georgetown, Cambridge ve 9 Eylül Üniversiteleri'nde birkaç dilde yayınlanan Türk-Yunan tarihi, toplumlararası kültür iletişimi ve mübadele üzerine yapılan araştırmaları okuyor, internette Yunan basınını takip ediyoruz. Uluslararası toplantılarda karşı tarafla da konuşuyoruz.
Bu arada mübadele üzerine yapılan araştırmalarda ortaya çıkan başka bir gerçek üzerinde durmak istiyorum, yazarımızı bilgilendirmek için... 9 Eylül Üniversitesi'nde "Türkçe" olarak basılan eserde şöyle bir tesbit dikkat çekiyor.
"1924 yılındaki mübadelede Yunanistan'dan Türkiye'ye gelenler ile Türkiye'den Yunanistan'a göçettirilenler etnik kökenlerine göre sınıflandırılmadı. O dönemde ulus ve millet kavramları gelişmediği için din esasına göre bir sınıflandırılma yapıldı. Türkçe konuşan ancak Ortodoks olanlar Yunan kabul edilip Yunanistan'a gönderildi, Yunanca konuşan ancak müslüman olanlar Türk olarak değerlendirilip Türkiye'ye getirildi. Dolayısıyla Yunanca konuşan Türkler ile Türkçe konuşan Yunanlıların kim olduğu konusu hala sır."
"Halkın oyları"yla iktidara gelen ANAP'lıları eleştirmemi ağır bulan yazarımız Batı Trakya'da Türklere yapılan baskıları da dile getiriyor...
Batı Trakyalıların oylarıyla Yunan Parlamentosu'na yollanan "seçilmiş" bir isim, Rodop Milletvekili Mustafa Mustafa'nın Urla Belediyesi'ne gönderdiği mektup sanırım yazarımıza yanıt olacaktır.
"Seferis, Nazım Hikmetler, Yunus Emreler gibi evrensellik boyutunda bir şahsiyettir. Urla'da doğmuş olması kentiniz için bir gurur kaynağı olduğu kadar her iki ülke halkının ortak tarih ve kültürünün, ortak geleceğinin de simgesidir. Arkadaşların hümanist, barışçı, Ege insanına yakışır sevecenlikle tartışmaları bitireceğini umut ediyorum."
Bu "bilgiler" ışığında yazarımız beni ve bu konuda yazan Ertuğrul Özkök, Melih Aşık, Doğan Hızlan, Ünal Ersözlü, Zülfü Livaneli'yi hala Yorgocu olarak suçluyorsa, "Hayır, ben Yorgo'cu değil, bizzat Yorgo'yum..."
YENİ ASIR 01 - 07 - 1999
Yazarımız, "Herşeyi bilen entellektüeller" suçlamasını yaparken bir doğruyu gözden kaçırıyor. Bizler Batı'da "bir veya birkaç alanda uzman" olarak tanımlanan entellektüel sıfatını kabul ediyoruz. Çünkü karşı tarafı anlamak için Girit, Yale, Georgetown, Cambridge ve 9 Eylül Üniversiteleri'nde birkaç dilde yayınlanan Türk-Yunan tarihi, toplumlararası kültür iletişimi ve mübadele üzerine yapılan araştırmaları okuyor, internette Yunan basınını takip ediyoruz. Uluslararası toplantılarda karşı tarafla da konuşuyoruz.
Bu arada mübadele üzerine yapılan araştırmalarda ortaya çıkan başka bir gerçek üzerinde durmak istiyorum, yazarımızı bilgilendirmek için... 9 Eylül Üniversitesi'nde "Türkçe" olarak basılan eserde şöyle bir tesbit dikkat çekiyor.
"1924 yılındaki mübadelede Yunanistan'dan Türkiye'ye gelenler ile Türkiye'den Yunanistan'a göçettirilenler etnik kökenlerine göre sınıflandırılmadı. O dönemde ulus ve millet kavramları gelişmediği için din esasına göre bir sınıflandırılma yapıldı. Türkçe konuşan ancak Ortodoks olanlar Yunan kabul edilip Yunanistan'a gönderildi, Yunanca konuşan ancak müslüman olanlar Türk olarak değerlendirilip Türkiye'ye getirildi. Dolayısıyla Yunanca konuşan Türkler ile Türkçe konuşan Yunanlıların kim olduğu konusu hala sır."
"Halkın oyları"yla iktidara gelen ANAP'lıları eleştirmemi ağır bulan yazarımız Batı Trakya'da Türklere yapılan baskıları da dile getiriyor...
Batı Trakyalıların oylarıyla Yunan Parlamentosu'na yollanan "seçilmiş" bir isim, Rodop Milletvekili Mustafa Mustafa'nın Urla Belediyesi'ne gönderdiği mektup sanırım yazarımıza yanıt olacaktır.
"Seferis, Nazım Hikmetler, Yunus Emreler gibi evrensellik boyutunda bir şahsiyettir. Urla'da doğmuş olması kentiniz için bir gurur kaynağı olduğu kadar her iki ülke halkının ortak tarih ve kültürünün, ortak geleceğinin de simgesidir. Arkadaşların hümanist, barışçı, Ege insanına yakışır sevecenlikle tartışmaları bitireceğini umut ediyorum."
Bu "bilgiler" ışığında yazarımız beni ve bu konuda yazan Ertuğrul Özkök, Melih Aşık, Doğan Hızlan, Ünal Ersözlü, Zülfü Livaneli'yi hala Yorgocu olarak suçluyorsa, "Hayır, ben Yorgo'cu değil, bizzat Yorgo'yum..."
YENİ ASIR 01 - 07 - 1999
Etiketler:
Türk - Yunan İlişkileri
29 Haziran 1999 Salı
Kişilikli tavır
İki hafta önce davullu zurnalı alınan, "Ne iyi bir iş yaptık" diye öğünülen bir karardan kuzu kuzu dönülmesi için toplanmıştı belediye meclisi... Kararın alınmasında önayak olan, bir hafta önce DSP grubu tarafından verilen iptal önergesini hiçe sayan ANAP Urla grubu, aynı kararın yeniden tartışılması yasalara göre mümkün olmadığı için yeni bir önerge ile geldiler Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu'nun karşısına... Belediye Başkanı, İskele'deki sokağa Yorgos Seferis adının yeniden verilmesini içeren önergeyi okudu... ANAP Grubu'nda ses yoktu... Gözlerini oturdukları masaların beyaz örtülerine dikmiş, meraklı bakışlardan gizlenmeye çalışıyorlardı. Karaosmanoğlu sokağa yeniden Seferis adının konulması için oylamaya geçileceğini söylediğinde, zaten eğik olan başlar biraz daha öne eğildi, eller yavaş yavaş havalandı... O birkaç saniye hiç geçmeyecek gibiydi. Ve önerge oy birliği ile kabul edildi...
Daha birkaç gün öncesine kadar "Aldığımız karardan rahatsız olanları şiddetle kınıyoruz" diyerek kamuoyu yaratmaya çalışanların, İskele mahallesinde "Bu sokağın isminden rahatsısız, değiştirilmeli" yazılı kağıt dolaştırarak imza kampanyası başlatanların, barış çabalarını sürdürenlere "Bunların çoğu Yunan ajanı" diyenlerin yüzleri kızardı...
Yerlerinde olmak istemezdim... Ama ben böyle bir ikilemde kalsaydım ya da bırakılsaydım düşüncelerimin arkasında durur, her türlü baskıya göğüs germeye çalışır, olmuyorsa "istifa ederdim" hiçbir "kişisel ve politik" çıkar düşünmeden... Bakalım Urla ANAP Grubu'nda politik kimlik krizi yaşamayan kaç kişi böyle kişilikli bir tavır sergileyebilecek? Düşünceleri bana ters gelse de salt kendi fikirlerinin arkasında durduğu için ve genel merkez baskısına boyun eğmediği için kendilerini tebrik edeceğim...
YENİ ASIR 29 - 06 - 1999
Daha birkaç gün öncesine kadar "Aldığımız karardan rahatsız olanları şiddetle kınıyoruz" diyerek kamuoyu yaratmaya çalışanların, İskele mahallesinde "Bu sokağın isminden rahatsısız, değiştirilmeli" yazılı kağıt dolaştırarak imza kampanyası başlatanların, barış çabalarını sürdürenlere "Bunların çoğu Yunan ajanı" diyenlerin yüzleri kızardı...
Yerlerinde olmak istemezdim... Ama ben böyle bir ikilemde kalsaydım ya da bırakılsaydım düşüncelerimin arkasında durur, her türlü baskıya göğüs germeye çalışır, olmuyorsa "istifa ederdim" hiçbir "kişisel ve politik" çıkar düşünmeden... Bakalım Urla ANAP Grubu'nda politik kimlik krizi yaşamayan kaç kişi böyle kişilikli bir tavır sergileyebilecek? Düşünceleri bana ters gelse de salt kendi fikirlerinin arkasında durduğu için ve genel merkez baskısına boyun eğmediği için kendilerini tebrik edeceğim...
YENİ ASIR 29 - 06 - 1999
Etiketler:
Türk - Yunan İlişkileri
22 Haziran 1999 Salı
Şimdi kim kınanacak?
Anavatan Partisi Urla Belediyesi Meclis Grubu birkaç gün önce Urla'daki Seferis Sokağı'nın adının değiştirilmesine karşı çıkan yazımdan fazla alınmışlar olacaklar ki, bir mektup göndermişler. "Onur ve ilkeden yoksun" bir gazeteci olduğumu iddia eden, şehitlerin haklarını savunmaya çalışan Urla'nın ANAP'lı Meclis Üyeleri, mektupta şu noktalara değinmişler: "Eğer isim değiştirmek bu kadar önemli ise en kısa zamanda Süleyman Gençel'in adını değiştirip Yorgo Seferis adını neden taşımadığını soruyoruz. Urla halkını karşısına alan siz, sanıyorum ki hiç değer vermediğiniz şehitlerimizin hakkını savunmaya çalışan biz Anavatan Meclis Üyeleri'ni ağzınıza alamayacak kadar zavallısınız. Milletimizi satan ve şehidimizi çiğneyenler, ayaklarını denk alsınlar. Evet bizler varız, onurluyuz ve gururluyuz. Meclisimizin almış olduğu bu karardan rahatsız olanları, şehit aileleri ve bizler Anavatan Grubu olarak kınıyoruz..." Faksta sadece Anavatan Partisi Belediye Meclis Grubu imzası olduğu, korktuklarından mı bilmiyorum, isim yazılmadığı için kimin tarafından gönderildiğini anlayamadım. Ancak dün yapılan Meclis toplantısında ANAP Meclis Üyesi Gülçin Çestırnak tarafından okunmak istenince mektubun aslında sokağın ismini değiştirmek isteyen ANAP'lı 10 Meclis Üyesi'ni de kapsadığına emin oldum. Köşe yazımdan sonra Meclis'in aldığı bu karardan rahatsız olanların sayıları artmaya başladı. Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı Doğan Hızlan, Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Macit Sefiloğlu ve Yeni Asır Gazetesi köşe yazarı Mehmet Şakir Örs, alınan kararın karşısında olduklarını belirttiler. Aynı gün Yeni Asır, Sabah, Gazete Ege ve Hürriyet Gazeteleri Urla Meclisi'nin aldığı bu kararı ilkel olarak nitelendirerek okuyucularına sundular. Ardından devreye ANAP'lı bakanlar girdi ve kararın değişmesi için baskı yapmaya başladılar. ANAP lideri Mesut Yılmaz ise İzmir İl Başkanı'nı arayarak bu saçma karardan dönülmesi talimatını verdi. Bu çerçevede bana gönderilen mektubun son cümlesine göre, tüm köşe yazarları, gazete yöneticileri, ANAP'lı politikacılar ve özellikle ANAP lideri Mesut Yılmaz, şehit aileleri ve Urla Anavatan Grubu adına "kınacaklar" listesinde olmalı.İlk yazımda üst-düzey ANAP'lı politikacıların "alt-düzey" politikacılardan farklı olduğunu belirtmiştim. Beni "ilkeli" bir gazeteci olarak değerlendirmiş olacaklar, birçok ANAP'lı milletvekili ile özellikle Türk-Yunan ilişkileri konusunda düzenlenen uluslararası toplantılara katıldım. Tarafımdan düzenlenen uluslararası toplantılara ANAP'lı milletvekillerini davet ettim. Onlar da katılmaktan mutlu oldular. Bu konulardaki aklı başında yaklaşımlarını bildiğim için, alt-düzey ANAP'lı politikacıların meseleleri "tam olarak anlama" konusunda sıkıntı çektiklerini açıklamak istemiştim. Alt-düzey politikacılar, her soruna şehit aileleri kalkanı ile yaklaşmayı son zamanlarda bir moda haline getirdiler. Kimsenin şehitler ve şehit aileleri konusunda bir sorunu yok. Urla'nın veya Türkiye'nin her sokağına şehitlerin adları verilebilir, veriliyor da... Bu konuda hiçbir köşe yazarı ya da gazeteci "Bu sokağa neden şehit ismi verdiniz" diye sormuyor, tam tersine destekliyor. Aynı desteği ben de veriyorum. Ancak şehit ailelerinin alt-düzey politikacılar tarafından kalkan gibi kullanılmasına karşıyım...
YENİ ASIR 22 - 06 - 1999
YENİ ASIR 22 - 06 - 1999
Etiketler:
Türk - Yunan İlişkileri
22 Mayıs 1999 Cumartesi
Doğruya ulaşmak
Kardak adası civarında bundan bir hafta önce yüzme girişiminde bulunarak Türkiye ile Yunanistan'ı olası bir çatışmaya götüren genç gazeteci arkadaşlarıma yönelik yazdığım eleştiri yüklü makale ilginç bir tartışma yarattı. Yazının yayınlandığı gün aldığım faksların tamamı olumluydu. Bugüne kadar basın teröründen nasibini almış sivil toplum örgütü üyeleri, 3 yıl önceki Kardak krizinde gazetecilerin oynadığı olumsuz rolü unutmayan okurlar makalenin birçok gerçeği içerdiğini belirttiler.
Ancak üç gün sonra olaya katılan genç arkadaşlarımdan kendilerine yönelik "ağır" eleştirilerimden dolayı olumsuz mesajlar almaya başladım. Bu mesajlar daha çok Çağdaş Gazeteciler Derneği Ege Şube Başkanı sıfatı taşımama karşılık, büyük kısmı derneğimin üyesi olan genç gazetecilere karşı kullandığım tanımlamaya yönelikti.
Bir grup televizyon habercisi ise makalemde bir tek Show TV'yi öne çıkardığımı, savaş çığırtkanlığı yapan diğer büyük gazeteler ve kanalları eleştirmediğimi iddia etmişler.
Öncellikle bu bir köşe yazısıydı ve sadece benim düşüncelerimi içeriyordu. Bu yazıyı dernek başkanı sıfatı ile kaleme almadım veya altına böyle bir imza atmadım.
Show TV'nin öne çıkarılması olay sonrası yaşadıklarımla ilgili. Yunanistan'da Show TV mantığında yayın yapan iki büyük televizyon kanalı var. SKY ve Antenna... Her iki kanal da yayın mantığını milliyetçi, devletçi yapıya dayandırıyor, izleyicinin aklı yerine duygularına yöneliyor. Türkiye üzerine olan her olumsuz haberde Türkiye'de aynı tarzda yayın yapan Show TV'nin görüntülerini ve amblemini kullanıyor. Ve genelde şu yorumu yapıyorlar: "İşte Türk gazeteciler. İki ülke arasında savaş çıkarmak istiyorlar. Bu gazeteciler devlet tarafından yönlendiriliyor..."
Kardak krizinden sonra Yunanlı gazetecilerle kurduğumuz "Ege ve Trakya'da Gazeteciler Barış Platformu" adlı örgüt bu mantığa karşı "Türkiye ve Yunanistan'da barış isteyen gazeteciler de yaşıyor" mesajını vermek istemişti. Üç yıldır özellikle Ege Bölgesi'nde ve Yunan adalarında yapılan toplantılar gazeteciler arasında anti-savaş düşüncesinin geliştirilmesine yönelikti. Ancak iki ülke arasında olumsuz gelişmelerin yaşanmasına neden olacak son olayda baş aktör konumunu yine her iki ülkeden gazetecilerin üstlenmesi beni gerçekten üzdü. Üstelik bu arkadaşlarımızın hepsi bölge şartlarını iyi biliyor, iki ülke arasında barışın kurulabilmesi için çalışan sivil örgütleri yakından izliyorlardı. Kendilerine yönelik kullandığım sıfatlar ağır olabilir. Onların tepkisini de anlıyorum. Gazetecilik etiği konusunda derneğimin harekete geçmesi konusundaki eleştirilerine de katılıyorum. Ancak genç arkadaşlarımızın çalıştıkları alanda belli bir düzeye gelmesi konusunda sivil toplum örgütü desteğinin yanısıra kendilerini de geliştirmeleri gerektiği kanısındayım.
İzmir'de bu makaleden sonra gazeteciler arasında başlayan etik tartışmasının, kişisel boyuta inmeden, istenilen düzeyde sürmesi hepimizin dileği... Bir tokat belki bizi kendimize getirir ve gazetecinin kim olduğu, ne olması gerektiği konusunda tartışarak doğru sonuçlara ulaşmamıza yardımcı olur...
YENİ ASIR 22 - 05 - 1999
Ancak üç gün sonra olaya katılan genç arkadaşlarımdan kendilerine yönelik "ağır" eleştirilerimden dolayı olumsuz mesajlar almaya başladım. Bu mesajlar daha çok Çağdaş Gazeteciler Derneği Ege Şube Başkanı sıfatı taşımama karşılık, büyük kısmı derneğimin üyesi olan genç gazetecilere karşı kullandığım tanımlamaya yönelikti.
Bir grup televizyon habercisi ise makalemde bir tek Show TV'yi öne çıkardığımı, savaş çığırtkanlığı yapan diğer büyük gazeteler ve kanalları eleştirmediğimi iddia etmişler.
Öncellikle bu bir köşe yazısıydı ve sadece benim düşüncelerimi içeriyordu. Bu yazıyı dernek başkanı sıfatı ile kaleme almadım veya altına böyle bir imza atmadım.
Show TV'nin öne çıkarılması olay sonrası yaşadıklarımla ilgili. Yunanistan'da Show TV mantığında yayın yapan iki büyük televizyon kanalı var. SKY ve Antenna... Her iki kanal da yayın mantığını milliyetçi, devletçi yapıya dayandırıyor, izleyicinin aklı yerine duygularına yöneliyor. Türkiye üzerine olan her olumsuz haberde Türkiye'de aynı tarzda yayın yapan Show TV'nin görüntülerini ve amblemini kullanıyor. Ve genelde şu yorumu yapıyorlar: "İşte Türk gazeteciler. İki ülke arasında savaş çıkarmak istiyorlar. Bu gazeteciler devlet tarafından yönlendiriliyor..."
Kardak krizinden sonra Yunanlı gazetecilerle kurduğumuz "Ege ve Trakya'da Gazeteciler Barış Platformu" adlı örgüt bu mantığa karşı "Türkiye ve Yunanistan'da barış isteyen gazeteciler de yaşıyor" mesajını vermek istemişti. Üç yıldır özellikle Ege Bölgesi'nde ve Yunan adalarında yapılan toplantılar gazeteciler arasında anti-savaş düşüncesinin geliştirilmesine yönelikti. Ancak iki ülke arasında olumsuz gelişmelerin yaşanmasına neden olacak son olayda baş aktör konumunu yine her iki ülkeden gazetecilerin üstlenmesi beni gerçekten üzdü. Üstelik bu arkadaşlarımızın hepsi bölge şartlarını iyi biliyor, iki ülke arasında barışın kurulabilmesi için çalışan sivil örgütleri yakından izliyorlardı. Kendilerine yönelik kullandığım sıfatlar ağır olabilir. Onların tepkisini de anlıyorum. Gazetecilik etiği konusunda derneğimin harekete geçmesi konusundaki eleştirilerine de katılıyorum. Ancak genç arkadaşlarımızın çalıştıkları alanda belli bir düzeye gelmesi konusunda sivil toplum örgütü desteğinin yanısıra kendilerini de geliştirmeleri gerektiği kanısındayım.
İzmir'de bu makaleden sonra gazeteciler arasında başlayan etik tartışmasının, kişisel boyuta inmeden, istenilen düzeyde sürmesi hepimizin dileği... Bir tokat belki bizi kendimize getirir ve gazetecinin kim olduğu, ne olması gerektiği konusunda tartışarak doğru sonuçlara ulaşmamıza yardımcı olur...
YENİ ASIR 22 - 05 - 1999
16 Nisan 1999 Cuma
Suçlu biziz
Saat gecenin 12'si... Tavernanın birinde alkol sınırını zorlayan 45 kişi ciğerlerini patlatırcasına 10. yıl marşı söylüyor. Aynı saatlerde bir diskoda yaşları 18 ile 25 arası olan gençler yine 10. yıl marşı eşliğinde dansediyor. Okul yemeklerinde, düğün törenlerinde, işadamlarının veya kamu kuruluşlarının gecelerinde de 10. yıl marşı istek parça olarak çalınıyor.
Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarını gerçekleştiren Türkiye bugünlerde 10. yıl marşını yeniden keşfetti. Üstelik elinde daha yeni olan 50. yıl marşı olmasına rağmen...
Geçmişe öykünme sorunu yaşanıyor ülkemizde. Yaşadıkları sorunlardan bunalan, bu sorunlara çare üretmesi gereken siyasi mekanizmaların yetersizliğinden yakınan insanlar 1930'ları özlüyor.
Tüm ülkenin birlik içinde hareket ettiği, Batılı stardartları yakalamak için yarıştıkları, umut vaadeden bir lidere canları pahasına destek çıktıkları 1930'ları yeniden yaşamak istiyor insanlar...
Kürt-Türk çekişmesinin yaşanmadığı, irticanın gelişmediği, enflasyon kelimesinin anlamanın bilinmediği, Batı'nın saygı duyduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni özlüyorlar. Türkiye'nin "asr-ı saadeti" denilen Atatürk dönemine bir öykünme bugünlerde yaşanan.
Yaşanan umutsuzluğun, çıkış noktası bulamamanın sonuçları yansıyor meyhane köşelerine, düğün törenlerine...
Suçluyorlar... Batılı devletleri, komşularımızı, ekonomik sistemi, siyasi yapıyı, kısacası herşeyi suçluyorlar.
Kendilerini asla... Kendi tarihi hakkında objektif bilgi sahibi olmadıkları konusunda suçlamadı kendini Türk halkı. Ya da Osmanlı mozayiğinden ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal kimliği konusundaki bilgisizliğini.
1940'larda büyük bir darbe geçiren Batı'nın toparlanma süreci içinde gerçekleştirdiği reformları öğrenme konusunda hiç gayret sarfetmedi... 10 yılda bir yaşanan askeri darbelerin nedenlerini düşünmedi. Alkış tutmak dışında... En büyük erdem olarak saydı devletine güvenmeyi. Yapılan hataları eleştirme gereği bile hissetmedi.
Gerçek demokrasinin yapı taşları sivil toplum örgütlerine "devlet karşıtları" damgası vurdu hiç düşünmeden.
1980'lerden sonra iyice su üstüne çıkan "köşe dönmeci" mantığı kolay benimsedi; bir dostunu, arkadaşını dibe itmeyi bile göze alarak... Hukuka saygıyı unuttu. Kıyıları istila etti, eski eserlerin yerine apartmanlar dikilmesine izin verdi, kamu arazileri üzerine gecekondular oturtup kaçak binalara tapu veren politikacılara oy yağdırdı. Her eleştiriyi kendisine bir saldırı olarak nitelendirdi. Kabuğuna çekilmeyi bir savunma sistemi saydı. Şimdi dibe çöküldü...
Ancak bu şansı da iyi değerlendirmiyor, geçmişe öykünerek bir kaçış alanı daha yaratıyoruz kendimize...
Birbiri ardına gelen sorunlar karşısında geçen 75 yılı ve kendimizi tahlil etmek yerine kaçmayı yeğliyoruz. Ya da kurtuluşumuzu sağlayacak bir lideri beklemeyi... Ama unutmayalım yıl 2000... Toplumları kurtaranlar artık liderler değil toplumların kendileri...
YENİ ASIR 06 - 04 - 1999
Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarını gerçekleştiren Türkiye bugünlerde 10. yıl marşını yeniden keşfetti. Üstelik elinde daha yeni olan 50. yıl marşı olmasına rağmen...
Geçmişe öykünme sorunu yaşanıyor ülkemizde. Yaşadıkları sorunlardan bunalan, bu sorunlara çare üretmesi gereken siyasi mekanizmaların yetersizliğinden yakınan insanlar 1930'ları özlüyor.
Tüm ülkenin birlik içinde hareket ettiği, Batılı stardartları yakalamak için yarıştıkları, umut vaadeden bir lidere canları pahasına destek çıktıkları 1930'ları yeniden yaşamak istiyor insanlar...
Kürt-Türk çekişmesinin yaşanmadığı, irticanın gelişmediği, enflasyon kelimesinin anlamanın bilinmediği, Batı'nın saygı duyduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni özlüyorlar. Türkiye'nin "asr-ı saadeti" denilen Atatürk dönemine bir öykünme bugünlerde yaşanan.
Yaşanan umutsuzluğun, çıkış noktası bulamamanın sonuçları yansıyor meyhane köşelerine, düğün törenlerine...
Suçluyorlar... Batılı devletleri, komşularımızı, ekonomik sistemi, siyasi yapıyı, kısacası herşeyi suçluyorlar.
Kendilerini asla... Kendi tarihi hakkında objektif bilgi sahibi olmadıkları konusunda suçlamadı kendini Türk halkı. Ya da Osmanlı mozayiğinden ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal kimliği konusundaki bilgisizliğini.
1940'larda büyük bir darbe geçiren Batı'nın toparlanma süreci içinde gerçekleştirdiği reformları öğrenme konusunda hiç gayret sarfetmedi... 10 yılda bir yaşanan askeri darbelerin nedenlerini düşünmedi. Alkış tutmak dışında... En büyük erdem olarak saydı devletine güvenmeyi. Yapılan hataları eleştirme gereği bile hissetmedi.
Gerçek demokrasinin yapı taşları sivil toplum örgütlerine "devlet karşıtları" damgası vurdu hiç düşünmeden.
1980'lerden sonra iyice su üstüne çıkan "köşe dönmeci" mantığı kolay benimsedi; bir dostunu, arkadaşını dibe itmeyi bile göze alarak... Hukuka saygıyı unuttu. Kıyıları istila etti, eski eserlerin yerine apartmanlar dikilmesine izin verdi, kamu arazileri üzerine gecekondular oturtup kaçak binalara tapu veren politikacılara oy yağdırdı. Her eleştiriyi kendisine bir saldırı olarak nitelendirdi. Kabuğuna çekilmeyi bir savunma sistemi saydı. Şimdi dibe çöküldü...
Ancak bu şansı da iyi değerlendirmiyor, geçmişe öykünerek bir kaçış alanı daha yaratıyoruz kendimize...
Birbiri ardına gelen sorunlar karşısında geçen 75 yılı ve kendimizi tahlil etmek yerine kaçmayı yeğliyoruz. Ya da kurtuluşumuzu sağlayacak bir lideri beklemeyi... Ama unutmayalım yıl 2000... Toplumları kurtaranlar artık liderler değil toplumların kendileri...
YENİ ASIR 06 - 04 - 1999
Etiketler:
Ulusal Siyaset
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
