Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Mayıs 2000 Cumartesi

İnsan olmak

Sivil Düşünce ve Demokrasi Derneği'nin İzmir'de düzenlediği "İnanç Turizmi" konulu toplantıya Fener Rum Patriği Bartholomeos da katıldı. Ortodoksların ruhani lideri, Türk-Yunan dostuluğunun gelişmesinde büyük pay üstlenen, özellikle Amerika'da ve Batı dünyasında Türkiye'nin tanınmasında önemli katkıları olan Bartholomeos'u Adnan Menderes Havalimanı'nda görmeliydiniz... Normal yolcular gibi güvenlik zincirinden geçti, THY'nin standında uçuş kartını almak için bekledi, diğer yolcularla birlikte kendisini uçağa götüren kalabalık otobüse bindi, uçağın merdivenlerinde bekleyen bavulunu aradı ve bulduktan sonra görevliye gösterdi ve nihayet uçakta "business class"taki yerine oturdu. Kendisini davet eden dernek uçak biletini business class aldığı için en azından uçağa bindikten sonra VİP olabildi...
İstanbul'da uçaktan indikten sonra yine otobüse binerek valizini bekleyeceği yöne gitti. Yaklaşık yarım saatlik bir beklemeden sonra valizine ulaşarak Patrikhane'nin yolunu tuttu.
İzmir ve İstanbul'daki havaalanlarında sade bir yolcu gibi hareket eden, bundan da hiç gocunmayan Rum Patriği'nin ABD seyahati aklıma geldi.
Clinton'ın özel görevlileri tarafından havaalanında karşılanan, ABD Başkanı'nın özel davetlerine korumalar eşliğinde katılan Bartholomeos ABD medyasının aşırı ilgisi ile karşılaşmıştı.
Sonra Bartholomeos'un Batı Avrupa ülkeleri ziyaretini hatırladım. Bu ülkelerin devlet başkanlarının kendisini bir bakan gibi karşıladıklarını, ellerindeki tüm imkanları kendisine sunduklarını düşündüm...
Ardından devlet hava meydanlarında VİP geçişini kullananların listesini görmek istedim. Cumhurbaşkanları, başbakan ve milletvekillerinin dışında, birçok üst-düzey bürokratın, generalin, bunların emekli olanlarının eş ve çocuklarının da VİP hakkından yararlandıklarını öğrendim. Bugüne kadar "VİP tiplerle" bir ilişkim olmadığı için gerçekten bu "ayrıcalıklı" insanların kim olduğunu öğrenme ihtiyacı hissetmemiştim.
Ve sonra şuna karar verdim. İnsanlarla birlikte olmaktan gocunmayan, gerek İzmir'de gerek İstanbul'da havaalanındaki Türk vatandaşlarından saygı gören birinin, yasal bir saygı istememesi, O'nun insani değerlerle nasıl sarmalanmış olduğunun en güzel kanıtı değil mi?

YENİ ASIR 27 - 05 - 2000

26 Nisan 2000 Çarşamba

Güzel kokulu İzmir

İzmir Ticaret Odası'nın Yunanistan seyahatine katılanlar, dönüş yolculuğu sırasında aileleri, arkadaşları ve tanıdıkları için hummalı bir alışverişe giriştiler. Aslında çok doğal bir davranış... Ama konu, bir partilinin, bir İzmir milletvekilinin istediği "kurabiyeleri" bulması olunca ilginç hale geliyor. Daha önce Selanik'i ziyaret eden ve orada yediği kurabiyenin tadını unutmayan milletvekili İTO ile Yunanistan'a giden bir partiliye bu görevi vermiş. Yunanistan'a ilk kez gelen ve yabancı dil bilmeyen partili de kurabiyelerin bulunması için Türkiye'nin Selanik Başkonsolosluğu'ndan yardım istemiş.
Konsolosluk görevlilerinin hummalı çalışmasına karşılık istenilen kurabiyelere bir türlü ulaşılamadı. Öğleyin dükkanlarını kapatıp haftasonu tatiline giden Yunanlılar, bu kez milletvekilimizin ağzının tadını yarıda bıraktılar!
Partili de kendini affettirmek için kurabiye yerine hediye olarak reçel aldı.
Selanik İzmir'e benziyor. Son gün Yunanlı gazetecilerle birlikte kasapların yoğun olduğu bir pazarda küçük ancak çok şirin bir deniz ürünleri lokantasında yemek yedik. Lokantanın ismi "Güzel kokulu İzmir"di.
Lokantanın sahibi 80 yaşlarında bir ihtiyar. Babasıyla birlikte İzmir'den Selanik'e göçetmişler. Şimdi de oğlu ile işletiyor lokantayı.
İzmir'den geldiğimi öğrenince ilk sorduğu soru "Hala güzel kokuyor mu İzmir" oldu.
Yanıt veremedim.
Ne diyecektim ki... Körfez'in kokusunu, bıraktıkları güzel evlerin yerini apartmanların aldığını, yeşil kelimesinin unutulduğunu mu...
Kekelediğimi gören Yunanlı gazeteciler girdiler devreye...
"Çok değişti İzmir, Selanik'ten bile büyük... Bu nedenle eskisi gibi değil" dediler ve bir anlamda kurtardılar beni...
Selanik İzmir'e benziyor ama Akdeniz kenti kimliğini hala yaşatıyor. Modern binaların arasında 19. yüzyıldan kalma bakımlı binalar göze çarpıyor. Kordon yolunda birbiri ardına sıralanmış kafelerde güneşin batışını seyrediyor insanlar. Ve yemyeşil parklarda günün keyfini çıkarıyorlar...
Biz mi, beton blokların arasında nefes almaya, Körfez'in kokusunu duymaya devam ediyoruz.

YENİ ASIR 26 - 04 - 2000

14 Nisan 2000 Cuma

Dostlar buluştu

Ankara'da bir araya gelen Türk ve Yunanlı gazeteciler, basının barışın sağlanmasındaki rolü üzerinde durdu. Avrupa Gazeteciler Birliği, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin de aralarında bulunduğu yedi gazetecilik örgütünce düzenlenen panele Sophia Vultepsi, Monalis Mathoadokis, Süleyman Gençel ve Can Dündar konuşmacı olarak katıldı. Paneli Yunanistan Büyükelçisi Yohoannis Korantis de izledi. Gazeteci Mathoadokis, "Yunanistan'da basın adaletin kapısıdır derler. Basının işlevini yerine getirebilmesi için iktidarları eleştirmesi şart" dedi. Vultepsi de savaş karşıtlığının bir meslek ilkesi olduğunu hatırlattı. Gençel gazetecilerin devletçi ve milliyetçi bakış açısını terk etmesini, Dündar da, iktidar bağımlılığından kurtulunmasını istedi.

RADİKAL 14 Nisan 2000

2 Nisan 2000 Pazar

Acaba?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina, bir sonraki seçimde, CHP'den mi büyükşehir belediye başkanı adayı olacak?
İlk bakışta "Bunun için erken" ya da "Kesinlikle olmaz" diyebilirsiniz. Ancak ipuçlarını alt alta koyup topladığımızda, karşımıza ilginç sonuçlar çıkıyor.
İpuçlarını sıralayalım. Sonra siz toplayın, bakalım ne sonuç elde edeceksiniz?
1 - CHP'nin İzmir büyükşehir belediye başkanlığı için kenti peşinden sürükleyecek bir adayı yok. Bu göreve yatkın tek aday Bülent Baratalı, milletvekili olma peşinde. Ankara'ya taşındı, ailesini de yanına aldırdı. Üstelik oğlunu başkentteki bir okula yazdırdı. Ankara'dan İzmir'e dönmeyeceği çok açık.
2 - CHP İl Yönetimi ile Ahmet Piriştina'nın arası iyi. CHP, muhalefetini direkt olarak Piriştina'ya yönlendirmiyor. Beğenmedikleri Konak Belediye Başkanı Erdal İzgi'ye karşı açık ve yoğun muhalefet yapıyor. Ancak iş Piriştina'ya gelince, muhalefeti yumuşatıyor. Geçtiğimiz hafta belediye faaliyet raporunun onaylanmasında da aynı tavrı gösterdiler ve "evet" oyu kullandılar.
3 - Ahmet Piriştina'nın belediye binasının kapısına kadar inip karşıladığı tek siyasi lider var. O da Deniz Baykal. Üstelik Piriştina'nın tavrı ve yönetim biçimi, Deniz Baykal'ı andırıyor.
4 - CHP'nin yeni ideolojisi, Batılı anlamda sosyal demokrat parti tarzı ile bütünleşiyor. Dolayısıyla gelecek dönem adaylarının, toplumun her kesimiyle, özellikle işadamlarıyla yakın ilişkisini gündeme getiriyor. Bir işadamı olarak Piriştina'nın, bu rolü çok rahat yapacağı açık.
5 - Ahmet Piriştina, DSP'ye değil Ecevit'e bağlı biri. Ecevit'in bir sonraki dönemde partinin başında olmayacağı gerçeği Piriştina'nın bu partiyle ilişkisini koparmaya yeterli. Piriştina, Ecevit sonrası DSP'nin başına da geçebilirdi. Ancak Ankara'daki gelişmeler, Ecevit sonrası, partinin iyice karışacağının ve Piriştina'nın bu partide kalamayacağının işaretlerini veriyor.
6 - Piriştina bir dönem daha büyükşehir belediye başkanlığı görevini sürdürmek istiyor. DSP'nin bu haliyle barajı bile aşamayacağını iyi biliyor. Bu nedenle kendisine yeni bir parti bulmak zorunda. CHP de ona en yakın parti.
7 - Piriştina'nın, Türkiye İşçi Partisi geçmişi var. Üstelik kültür, sanat, edebiyat alanlarındaki ilişkileri oldukça önemli. Bir anlamda CHP'nin istediği ilişkilere sahip.
8 - Belediye koridorlarında, DSP saflarında ve CHP cenahındaki küçük boyutlu toplantılarda bu ihtimal gündeme geldiğinde kimse "Olur mu öyle" tavrını göstermiyor, "Siyaset bu herşey olabilir" yorumunu yapıyor.
Bu notlar bütünü ileriye yönelik bir projeksiyon. Üstelik birkaç gündür bu sütundan dile getirdiğim, "CHP, seçimler için isimlerini şimdiden belirlemeye başlamalı ve tartışmalı" tespitinin, pratiğe dökülmüş ilk hali.

YENİ ASIR 02 - 04 - 2000

10 Mart 2000 Cuma

Urla'ya Seferis anıtı

2 yıldır Urla'da süren Seferis Sokağı tartışmaları, aklın, mantığın ve 17 Ağustos sonrası iki ülke arasında yaşanan yumuşama sonucunda olumlu bir noktaya taşındı. Dün Urla'daydık. Nobel ödüllü yazar Yorgos Seferis'in 100. doğum yıldönümü nedeniyle... Seferis'in doğduğu ev satın alınmış ve restorasyon çalışmalarına başlanmış. Son derece hoş bir pansiyona çevrilen ev, önümüzdeki yaz turist ağırlayacak. 2000 yılını Seferis yılı olarak kabul eden Yunanlılar da Urla'daki bu gelişmeye çok sıcak bakıyorlar.
Ve ortaya bir öneri attılar...
Yunan Kültür Bakanlığı, Türkiye Kültür Bakanlığı çerçevesinde oluşturulacak bir anlaşma ile Seferis'in anıtını Urla'ya dikelim...
Urla Belediyesi anıt için bir yer bulacak, Yunan Kültür Bakanlığı da bu anıtın yapımı için gerekli finansı sağlayacak.
Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu ile İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş'ın katkılarıyla gerçekleştirilecek bu proje çok önemli.
2000 yılını Seferis yılı olarak kutlayan Yunanlıların Seferis'in restore edilen evini görmek, iki ülke dostluğunun simgesi için olarak kullanılacak Seferis'in anıtını ziyaret etmek için Urla'yı mekan olarak tutacaklarından eminim.
Bunun sonucu Urla sadece bölgenin bir turizm ve barış kenti olmayacak, uluslararası bir konuma oturacak. Belki ardından Urla'nın diğer Rum evleri de restore edilir ve Urla istenilen tarihi, kültürel ve doğal havasına kavuşur.
Barışı konuşmak gerçekten çok güzel. Soğuk, korku dolu eski günleri hatırladığımda, barışla birlikte gelen güneşli, sıcak günlerin önemini daha iyi kavrıyorum.
Dün, bugün, yarın... İki ülke arasında kurulan barış için çalışan herkese bu sütunlardan teşekkür etmek istiyorum. Sizlerin çabaları ile çocuklarımız barış denizinde yüzecek, karşı tarafın insanları ile bir masayı paylaşacak, gülüp eğlenecekler...
Biz bu şansı son anda yakaladık. Hem de büyük badireler atlatarak. Onlara bu şansı tüm hayatları boyunca vermeliyiz. Önemli olan da insanların insan olarak kabul edildiği, savaşın tarih kitaplarında kaldığı bir dünya yaratmak değil mi?

YENİ ASIR 01 - 03 - 2000

3 Mart 2000 Cuma

Akıl ile doğruya ulaşmak

Türkiye-Avrupa Birliği, Türkiye-Yunanistan ilişkileri İngiltere'nin Türkiye Büyükelçisi David Logan ile İzmir Konsolosluğu'nda yaptığım görüşmede öne çıkan konular oldu. Uzun süre Türkiye'de yaşayan bir diplomat olan Logan, AB'nin Türkiye'yi adaylığa almasından memnun. Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin globalleşen dünya, değişen Avrupa, kabuk değiştiren Türkiye çerçevesinde kaçınılmaz olduğunu belirten Logan, konuya akılcı yaklaşılması gerektiğinin altını çiziyor ve şunları söylüyor: "Uzun süredir Türkiye'deyim ve Türkleri çok seviyorum. Kalbim Türklerin AB üyeliğinden yana. Aklım da, kendi ülkemin çıkarları doğrultusunda Türkiye'nin üyeliğini destekliyor. Tabii aklın öne çıkardıkları benim için daha önemli."
Türk toplumunun kendini AB'ye hazırlaması gerektiğini, bunun için bazı tarihsel önyargılardan kurtulması gerektiği, konuşmamızın ana eksenlerinden birini oluşturdu.
İngiliz Büyükelçisi'ne Türk toplumunun Batı'yı samimi ve güvenilir bulmadığını, Kemalist düşüncenin ürettiği bazı ideolojik yaklaşımların günümüz Türk toplumunu şekillendirdiğini ifade ettiğimde aldığım yanıt Türkleri iyi tanıyan bir diplomatın doğru analiziydi:
"Türk toplumu bazı önyargılarla hareket ediyor. Tarihten gelen bu önyargılardan kurtulması, geleceği daha objektif olarak değerlendirmesi gerekli."
Evet, önyargılar... Atasözlerini bile şekillendiren önyargılar... "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur", "Ayıdan post Yunan'dan dost olmaz" gibi...
Bazen bu önyargılar nedeniyle bir adım bile ilerleyemiyoruz. Çünkü herkes bize düşman, çünkü herkes bizi bölmek istiyor, çünkü herkesin Kurtuluş Savaşı'ndan kalan kuyruk acıları var, çünkü herkes Türkiye'nin güçlenmesine karşı, çünkü, çünkü, çünkü...
Batı, üzerinde Kurtuluş Savaşı'ndan çok daha büyük izler bırakan İkinci Dünya Savaşı'nı yaşadı, sosyalist bloku gördü, soğuk savaş dönemini atlattı... Batı'nın Kurtuluş Savaşı gibi bir takıntısı yok. Tam tersine bizde var bu takıntı. Bu da uzun süredir kapalı bir toplum olarak yaşamamızdan kaynaklanıyor. Bu takıntılardan kurtulmanın tek yolu dışa açılmak "dışarıyı" tanımak, akıl ile doğruya ulaşmaktır.

YENİ ASIR 03 - 03 - 2000

16 Ocak 2000 Pazar

Gazeteci mi, görevli mi?

5-6 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek Türk-Yunan gazetecileri barış toplantısında bulunacak Türk katılımcıları belirleyen, Basın Konseyi Başkanı Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı Oktay Ekşi. 17 Ağustos'tan sonra barış elçisi kesilen bu gazeteciler, insanların bir geçmişi olduğunu ve bu geçmişin kendilerini izlediklerini unutmuş gibi görünüyorlar. İşte Oktay Ekşi'nin geçmişinden bir örnek... 6 Haziran 1998 tarihli "Bu kostaklanma niye" başlıklı köşe yazısında Oktay Ekşi şunları söylüyor:
"...İki savaş uçağı ile Türkiye'yi korkutacaklarını sanıyorlarsa buna çocuklar değil, kargalar bile güler... İki üstüne 12 tane daha koysalar ne yazar. Öyle ya... Diplomasi bitip de sıra kuvvetleri konuşturmaya gelince, cümle alem kabul eder ki, Kıbrıs Adası'nın her yerine Türk bayrağı asmak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin fazla mesai yapmaya gerek duymadan tamamlayacağı bir görevdir. Yunanistan ise en çok bir hafta sonuyla öteki hafta sonu arasında bitiverir..." Gördüğünüz gibi Oktay Ekşi kendini burada bir gazeteci değil, bir devlet görevlisi, bir başbakan gibi hissediyor ve kimsenin kendisine böyle bir yetki vermemesine karşılık ulusu adına bir başka ulusu tehdit ediyor... Yine aynı gazetenin yazıişleri müdürü ve "barış toplantısına" barış havarisi olarak katılacak olan Tufan Türenç'in 5 Ocak 1998 tarihinde yazdığı "Köle tacirleri: PKK ve Yunanistan" başlıklı makalesinden örnek..."İnsanlık günahını, dünyanın en kanlı örgütü PKK ile Türkiye'ye karşı bitmez tükenmez kin içinde kıvranan Yunanistan işliyor. Tek amaçları var. Türkiye'yi karalamak, dünya kamuoyunda vahşi, insanlarına işkence yapan bir ülke olarak göstermek. Bir ülkeye sırf Türkiye'yi dünya kamuoyunda karalamak uğruna köle tacirliği yapmak yakışır mı? Yunanistan bir gün bunun faturasını öder..." Tufan Türenç'in 25 Ocak 1997 yılında "Kendi insanına eziyet eden fanatik Yunanlı" başlıklı makalesi daha da ilginç."Yunanlı bırakın Türklerle dost olmayı, kendi insanına bile tahammül edemiyor. Kendi halkına bile işkence yapıyor. Sosyalist Enternasyonal'in Roma toplantısında Yunan Başbakanı Kostas Simitis ile Rum EDEK lideri Lasos Lasarides'in yaptıkları konuşmalar bunun en çarpıcı örneği. Bu Yunanlı iki politikacı dostluk ve barış için toplanan Sosyalist Enternasyonal'de Türkiye'ye karşı tarihi gerçekleri saptırarak kin ve düşmanlık kustular."
Köşe yazarlarının Kardak krizinde yazdıkları "duygusal ve devletçi" köşe yazılarını burada dikkate almadım. Gerekirse karşısındaki bir Yunanlıya saldıracak kadar ağır sıfatların kullanıldığı bu yazıları Hürriyet Gazetesi'nin arşivinde bulmak mümkün...Şimdi bu gazetecilerin, 17 Ağustos sonrası Türk devletinin Yunanistan'a yaklaşımının değişmesiyle kendilerinin barış havarisi olarak ortaya çıkmaları arasında bir paralellik göze çarpıyor. Ve ister istemez şöyle bir düşünce geliyor insanın aklına... Yukarıda isimleri yazılan gazeteciler, herşeyi objektif olarak kamuya yansıtmakla yükümlü olan insanlar mı, yoksa devletin genel bakış açısına göre hareket eden, belki de devletin direktiflerine göre tavır alan gazeteciler mi? Bu köşe yazarlarının Kardak krizi de dahil olmak üzere Yunanistan'a yönelik "ilginç" yazıları bu ülkenin en çok satan ikinci gazetesi Eleftrotipia'da bugünden itibaren yayınlanmaya başlıyor. Basın Konseyi'ni kendilerine muhatap alan Yunanlı gazeteciler ve Yunan kamuoyu da Konsey'in seçtiği gazetecilerin "kin ve nefret saçan" köşe yazılarını okuma şansına kavuşacaklar.

YENİ ASIR 16 - 01 - 2000