Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Mart 2000 Cuma

Urla'ya Seferis anıtı

2 yıldır Urla'da süren Seferis Sokağı tartışmaları, aklın, mantığın ve 17 Ağustos sonrası iki ülke arasında yaşanan yumuşama sonucunda olumlu bir noktaya taşındı. Dün Urla'daydık. Nobel ödüllü yazar Yorgos Seferis'in 100. doğum yıldönümü nedeniyle... Seferis'in doğduğu ev satın alınmış ve restorasyon çalışmalarına başlanmış. Son derece hoş bir pansiyona çevrilen ev, önümüzdeki yaz turist ağırlayacak. 2000 yılını Seferis yılı olarak kabul eden Yunanlılar da Urla'daki bu gelişmeye çok sıcak bakıyorlar.
Ve ortaya bir öneri attılar...
Yunan Kültür Bakanlığı, Türkiye Kültür Bakanlığı çerçevesinde oluşturulacak bir anlaşma ile Seferis'in anıtını Urla'ya dikelim...
Urla Belediyesi anıt için bir yer bulacak, Yunan Kültür Bakanlığı da bu anıtın yapımı için gerekli finansı sağlayacak.
Urla Belediye Başkanı Selçuk Karaosmanoğlu ile İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş'ın katkılarıyla gerçekleştirilecek bu proje çok önemli.
2000 yılını Seferis yılı olarak kutlayan Yunanlıların Seferis'in restore edilen evini görmek, iki ülke dostluğunun simgesi için olarak kullanılacak Seferis'in anıtını ziyaret etmek için Urla'yı mekan olarak tutacaklarından eminim.
Bunun sonucu Urla sadece bölgenin bir turizm ve barış kenti olmayacak, uluslararası bir konuma oturacak. Belki ardından Urla'nın diğer Rum evleri de restore edilir ve Urla istenilen tarihi, kültürel ve doğal havasına kavuşur.
Barışı konuşmak gerçekten çok güzel. Soğuk, korku dolu eski günleri hatırladığımda, barışla birlikte gelen güneşli, sıcak günlerin önemini daha iyi kavrıyorum.
Dün, bugün, yarın... İki ülke arasında kurulan barış için çalışan herkese bu sütunlardan teşekkür etmek istiyorum. Sizlerin çabaları ile çocuklarımız barış denizinde yüzecek, karşı tarafın insanları ile bir masayı paylaşacak, gülüp eğlenecekler...
Biz bu şansı son anda yakaladık. Hem de büyük badireler atlatarak. Onlara bu şansı tüm hayatları boyunca vermeliyiz. Önemli olan da insanların insan olarak kabul edildiği, savaşın tarih kitaplarında kaldığı bir dünya yaratmak değil mi?

YENİ ASIR 01 - 03 - 2000

3 Mart 2000 Cuma

Akıl ile doğruya ulaşmak

Türkiye-Avrupa Birliği, Türkiye-Yunanistan ilişkileri İngiltere'nin Türkiye Büyükelçisi David Logan ile İzmir Konsolosluğu'nda yaptığım görüşmede öne çıkan konular oldu. Uzun süre Türkiye'de yaşayan bir diplomat olan Logan, AB'nin Türkiye'yi adaylığa almasından memnun. Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin globalleşen dünya, değişen Avrupa, kabuk değiştiren Türkiye çerçevesinde kaçınılmaz olduğunu belirten Logan, konuya akılcı yaklaşılması gerektiğinin altını çiziyor ve şunları söylüyor: "Uzun süredir Türkiye'deyim ve Türkleri çok seviyorum. Kalbim Türklerin AB üyeliğinden yana. Aklım da, kendi ülkemin çıkarları doğrultusunda Türkiye'nin üyeliğini destekliyor. Tabii aklın öne çıkardıkları benim için daha önemli."
Türk toplumunun kendini AB'ye hazırlaması gerektiğini, bunun için bazı tarihsel önyargılardan kurtulması gerektiği, konuşmamızın ana eksenlerinden birini oluşturdu.
İngiliz Büyükelçisi'ne Türk toplumunun Batı'yı samimi ve güvenilir bulmadığını, Kemalist düşüncenin ürettiği bazı ideolojik yaklaşımların günümüz Türk toplumunu şekillendirdiğini ifade ettiğimde aldığım yanıt Türkleri iyi tanıyan bir diplomatın doğru analiziydi:
"Türk toplumu bazı önyargılarla hareket ediyor. Tarihten gelen bu önyargılardan kurtulması, geleceği daha objektif olarak değerlendirmesi gerekli."
Evet, önyargılar... Atasözlerini bile şekillendiren önyargılar... "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur", "Ayıdan post Yunan'dan dost olmaz" gibi...
Bazen bu önyargılar nedeniyle bir adım bile ilerleyemiyoruz. Çünkü herkes bize düşman, çünkü herkes bizi bölmek istiyor, çünkü herkesin Kurtuluş Savaşı'ndan kalan kuyruk acıları var, çünkü herkes Türkiye'nin güçlenmesine karşı, çünkü, çünkü, çünkü...
Batı, üzerinde Kurtuluş Savaşı'ndan çok daha büyük izler bırakan İkinci Dünya Savaşı'nı yaşadı, sosyalist bloku gördü, soğuk savaş dönemini atlattı... Batı'nın Kurtuluş Savaşı gibi bir takıntısı yok. Tam tersine bizde var bu takıntı. Bu da uzun süredir kapalı bir toplum olarak yaşamamızdan kaynaklanıyor. Bu takıntılardan kurtulmanın tek yolu dışa açılmak "dışarıyı" tanımak, akıl ile doğruya ulaşmaktır.

YENİ ASIR 03 - 03 - 2000

16 Ocak 2000 Pazar

Gazeteci mi, görevli mi?

5-6 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek Türk-Yunan gazetecileri barış toplantısında bulunacak Türk katılımcıları belirleyen, Basın Konseyi Başkanı Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı Oktay Ekşi. 17 Ağustos'tan sonra barış elçisi kesilen bu gazeteciler, insanların bir geçmişi olduğunu ve bu geçmişin kendilerini izlediklerini unutmuş gibi görünüyorlar. İşte Oktay Ekşi'nin geçmişinden bir örnek... 6 Haziran 1998 tarihli "Bu kostaklanma niye" başlıklı köşe yazısında Oktay Ekşi şunları söylüyor:
"...İki savaş uçağı ile Türkiye'yi korkutacaklarını sanıyorlarsa buna çocuklar değil, kargalar bile güler... İki üstüne 12 tane daha koysalar ne yazar. Öyle ya... Diplomasi bitip de sıra kuvvetleri konuşturmaya gelince, cümle alem kabul eder ki, Kıbrıs Adası'nın her yerine Türk bayrağı asmak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin fazla mesai yapmaya gerek duymadan tamamlayacağı bir görevdir. Yunanistan ise en çok bir hafta sonuyla öteki hafta sonu arasında bitiverir..." Gördüğünüz gibi Oktay Ekşi kendini burada bir gazeteci değil, bir devlet görevlisi, bir başbakan gibi hissediyor ve kimsenin kendisine böyle bir yetki vermemesine karşılık ulusu adına bir başka ulusu tehdit ediyor... Yine aynı gazetenin yazıişleri müdürü ve "barış toplantısına" barış havarisi olarak katılacak olan Tufan Türenç'in 5 Ocak 1998 tarihinde yazdığı "Köle tacirleri: PKK ve Yunanistan" başlıklı makalesinden örnek..."İnsanlık günahını, dünyanın en kanlı örgütü PKK ile Türkiye'ye karşı bitmez tükenmez kin içinde kıvranan Yunanistan işliyor. Tek amaçları var. Türkiye'yi karalamak, dünya kamuoyunda vahşi, insanlarına işkence yapan bir ülke olarak göstermek. Bir ülkeye sırf Türkiye'yi dünya kamuoyunda karalamak uğruna köle tacirliği yapmak yakışır mı? Yunanistan bir gün bunun faturasını öder..." Tufan Türenç'in 25 Ocak 1997 yılında "Kendi insanına eziyet eden fanatik Yunanlı" başlıklı makalesi daha da ilginç."Yunanlı bırakın Türklerle dost olmayı, kendi insanına bile tahammül edemiyor. Kendi halkına bile işkence yapıyor. Sosyalist Enternasyonal'in Roma toplantısında Yunan Başbakanı Kostas Simitis ile Rum EDEK lideri Lasos Lasarides'in yaptıkları konuşmalar bunun en çarpıcı örneği. Bu Yunanlı iki politikacı dostluk ve barış için toplanan Sosyalist Enternasyonal'de Türkiye'ye karşı tarihi gerçekleri saptırarak kin ve düşmanlık kustular."
Köşe yazarlarının Kardak krizinde yazdıkları "duygusal ve devletçi" köşe yazılarını burada dikkate almadım. Gerekirse karşısındaki bir Yunanlıya saldıracak kadar ağır sıfatların kullanıldığı bu yazıları Hürriyet Gazetesi'nin arşivinde bulmak mümkün...Şimdi bu gazetecilerin, 17 Ağustos sonrası Türk devletinin Yunanistan'a yaklaşımının değişmesiyle kendilerinin barış havarisi olarak ortaya çıkmaları arasında bir paralellik göze çarpıyor. Ve ister istemez şöyle bir düşünce geliyor insanın aklına... Yukarıda isimleri yazılan gazeteciler, herşeyi objektif olarak kamuya yansıtmakla yükümlü olan insanlar mı, yoksa devletin genel bakış açısına göre hareket eden, belki de devletin direktiflerine göre tavır alan gazeteciler mi? Bu köşe yazarlarının Kardak krizi de dahil olmak üzere Yunanistan'a yönelik "ilginç" yazıları bu ülkenin en çok satan ikinci gazetesi Eleftrotipia'da bugünden itibaren yayınlanmaya başlıyor. Basın Konseyi'ni kendilerine muhatap alan Yunanlı gazeteciler ve Yunan kamuoyu da Konsey'in seçtiği gazetecilerin "kin ve nefret saçan" köşe yazılarını okuma şansına kavuşacaklar.

YENİ ASIR 16 - 01 - 2000

15 Ocak 2000 Cumartesi

Bir gazetecilik ayıbı

5-6 Şubat tarihlerinde Atina'da gerçekleştirilecek Türk-Yunan Gazeteciler Toplantısı'na katılacak olan Türk gazetecilerin listesi, merkezi İstanbul'da bulunan Basın Konseyi tarafından yayınlandı. 32 gazetecinin 15'i Hürriyet-Milliyet Grubu'nun temsilcilerinden, diğerleri ise Türkiye, Zaman, İhlas Haber Ajansı ile Anadolu Ajansı temsilcilerinden oluşuyor. Diğer bir ifade ile Basın Konseyi'ne göre Türkiye, Türk-Yunan ilişkileri konulu bir toplantıda Hürriyet Milliyet Grubu ve sağ basın tarafından temsil edilecek. Sabah grubu, dolayısıyla Sabah, ATV, Yeni Binyıl ve konu üzerine en fazla çalışan Yeni Asır gazetesi Türk medyasının birer üyesi olarak kabul edilmiyorlar.
Olay Yunanistan'da da tepkiye neden oldu. Toplantıyı düzenleyen ERT-3 Genel Müdürü Yannis Canetakos listenin Basın Konseyi tarafından düzenlendiğini, bu nedenle kendilerinin bir suçu olmadığını iddia ederken, Egelilerin iyi tanıdığı Yunanlı gazeteci Stratis Balaskas "bugün" Yunanistan'ın ikinci büyük gazetesi Eleftrotipia'da yayınlanan makalesinde şunları söylüyor:
"Bir grubun etkisinde olan gazeteciler örgütünün üyeleri ile sağ basının temsilcilerini nasıl Türk toplumunun temsilcileri olarak kabul edebiliriz? Üstelik içlerinde spor yazarları da bulunuyorsa. Bu buluşmaya öyle ciddi bir hava verildi ki, her iki ülkenin dışişleri bakanları da bulunacaklar. Peki sonuçta ne olacak? Toplantı bir grubun öncülüğünde gerçekleştirildiği için diğer Türk gazetecileri tarafından tanınmayacak ve istenilen sonuca ulaşmayacak... Üstelik toplantı, Türk tarafının eksik olduğunu anlayacakları için Yunanlı gazeteciler tarafından da ciddiye alınmayacak. Ve çok önemli bir fırsat kaçacak."
Basın Konseyi'nin bu konuda daha duyarlı olması gerekiyor. Türk basınındaki etik sorununu çözmek için kurulan örgüt, basın etiğini maalesef kendi çiğniyor...
Basın konseyi böyle davranırsa Türkiye'de sürekli gündeme gelen basının sorunları nasıl çözülecek ki?

YENİ ASIR 15 - 01 - 2000

1 Aralık 1999 Çarşamba

Bir paşa önümüzü açacak!

Nisan ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminin halk tarafından yapılması, Türkiye'nin yarı başkanlık sistemine dönüşmesi gibi tartışmalar yavaş yavaş gündeme otururken, önceki gece ilginç bir isim cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı... Çevik Bir...
1995'ten itibaren Genelkurmay İkinci Başkanlığı ve Birinci Ordu Komutanlığı'nda bulunan ve bir dönem geleceğin Genelkurmay Başkanı olarak anılan Çevik Bir özellikle Batı Çalışma Grubu tartışmaları, 28 Şubat kararlarından sonra Genelkurmay başkanı olmadan sessiz sedasız emekliye ayrılmıştı.
Asker olduğu dönemde de politika ile "yakın" ilişkisi olan Bir Paşa, nedense politikayı hep en üst-düzeyden yapmak istiyor.
Bu kez de gözü yine Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst noktasında, cumhurbaşkanlığı koltuğunda...
Ancak bu kez işi zor... Bir Paşa yeşil elbise yerine gri takım elbise giyiyor. Bu da kendisini olası diğer adaylarla aynı seviyeye getiriyor.
Üstelik karşısına çıkacak adaylar arasında yıllarca politika yapmış, politikanın bütün inceliklerini bilenler var. Bunların başında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geliyor.
Ancak Bir Paşa çok iddialı... Bunu CNN Türk'te yaptığı açıklamalarda dile getiriyor ve şöyle diyor:
"Bugüne kadar katıldığım her toplantıda bana destek olanları izledim. Tümünün bana güvendiğini gördüm. Onların desteği ile bu işin altından kalkarım..."
Paşa, "Türkiye için nasıl bir cumhurbaşkanı olursunuz?" sorusuna, "Türkiye'nin önünü açacak bir cumhurbaşkanı" yanıtını veriyor...
İlginç, Çevik Bir, 20 dakikalık konuşmasında yaklaşık 70 kez "Türkiye'nin önünü açacağım" dedi! Ancak "önümüzü nasıl açacağı" konusunda bilgi vermekten kaçındı.
Aktif askerlik döneminde politika ile "yakından" ilgilenen, emekli olduktan sonra politikaya gireceğini açıklayan Çevik Bir'in "önümüzü açmaya" yönelik eylemlerini gerçekten merak ediyorum.
Bunun nedenle biran önce kendisine destek veren gruplarla tartışıp fikirlerini açık ve net bir şekilde ortaya koyması, Türkiye'yi "muhassır medeniyetler seviyesi"ne ulaştırırken kullanacağı araçları tesbit etmesi gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri ilginç polemikleri de beraberinde getireceğe benziyor. Özellikle gazetecilerin kullanılacakları malzemeler de artıyor!

YENİ ASIR 01 - 12 - 1999

30 Kasım 1999 Salı

Atina'da sivil güç

Türkiye'nin Helsinki'de Avrupa Birliği'ne adaylığı yönünde yapılacak oylamada Yunanistan'ın alacağı tavır hala tartışılıyor. Bir grup Yunanistan'ın taviz koparmadan Türkiye'nin adaylığını onaylamayacağını ileri sürerken, diğer grup Atina'nın soruna farklı bakmaya başladığını, Avrupa Birliği'nin lokomotif ülkeleri ve ABD'nin desteği ile adaylık statüsünün Türkiye'ye verileceğini belirtiyor. Ancak bu tartışmalar iki ülke arasındaki ilişkilerin daha ileri götürülmesi yönünde atılan sivil adımları engellemiyor.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözümüne destek olmak için kurulan sivil toplum örgütlerinden Türk-Yunan Forumu, geçen haftasonu Atina'da Türkiye ve Yunanistan'dan yaklaşık 45 sivil toplum örgütünün katıldığı bir toplantı düzenledi. Toplantının amacı iki ülke arasındaki sivil toplum örgütlerini daha etkin kılmak ve belli konularda proje üretmelerine destek olarak toplumlararası ilişkileri bir adım daha ileri götürebilmekti...
Toplantıya katılan sivil toplum örgütleri 5 ana başlık altında proje hazırladılar.
1- "Acil yardım alanında ortak çalışma..." Ardarda gelen depremler sırasında Türk ve Yunan kurtarma ekiplerinin her iki toplumda yarattıkları olumlu havayı dikkate alan Türk-Yunan Forumu bu alanda somut bir proje ile daha gelişmiş bir yapının ortaya çıkmasını hedefledi.
2- "Kadınlarla ortak çalışma..." Winpeace, Ka-der gibi örgütlerin iki ülke arasında oynadıkları rolü değerlendiren forum tüm kadın örgütlerinin bir proje altında toplanmasını, böylece daha güçlü hareket etmelerinin mümkün olacağını planladı.
3- "Gençler arasında iletişim..." AIESEC, Avrupa Öğrenciler Birliği gibi uluslararası gençlik örgütlerinin Türkiye ve Yunanistan şubelerinin iki ülke ilişkilerin konusunda ortak çalışmaları bu toplantı sonunda sağlandı. Forum iki ülkenin geleceğini belirleyecek olan gençleri barış organizasyonlarında daha fazla söz sahibi olmalarını amaçlıyor.
4- "Çevre sorunlarının çözümünde ve kültürel değerlerin korunmasında birlikte çalışma..." Türkiye ve Yunanistan'da çevrenin korunması konusunda uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerinin katıldığı platformda denizlerin temizlenmesi üzerinde duruldu.
5- "Devletlerin ve toplumların demokratikleştirilmesi.." Toplantının en zor ama en önemli tartışması bu projede yaşandı. Politikanın ve felsefenin öne çıktığı tartışma, toplumların merkezi yönetimin baskısından kurtarılması ve yerel yönetimlere daha fazla güç verilmesi üzerinde odaklandı.
5 ana grup ve 5 büyük proje... Avrupa Birliği'nin maddi desteği ile hayata geçecek bu projeler, iki ülke yakınlaşmasında gerçekten önemli rol oynayacak. Atina'ya gelen sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinde barışın kalıcı olması için gerekli istek ve heyecanı gördüm... Projelerin devreye girmesi ile bu isteğin daha kuvvetleneceğini, toplumun tümüne özellikle de politikacılara yayılacağından eminim...

YENİ ASIR 30 - 11 - 1999

25 Kasım 1999 Perşembe

Şimdi çalışma zamanı

Helsinki'ye çok az kaldı... Türkiye'nin geleceğini belirleyecek, Türk toplumunun yaşamını yeniden şekillendirecek, Avrupa Birliği adaylığı için devlet bazında yeterince çalışıyor muyuz? Aday statüsünün verilmesinden sonra başlayacak yeniden yapılanma programı için herhangi bir hazırlığımız var mı?
Her iki soru için olumlu yanıt vermek zor.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem dışında Helsinki konusunda Türkiye'de ciddi bir çalışma yapan yok. Herkes AGİT Zirvesi'nde alınan sonucun Helsinki için yeterli olduğu düşüncesinde... Politikacılar bugün bile AGİT Zirvesi'nin başarısından bahsediyor, bu başarının üstüne yeni taşlar konması gerektiğini unutuyorlar. Onlara göre Clinton'ın baskısı, Almanya ve Fransa'nın desteği, İngiltere'nin katkıları ile Avrupa Birliği kapılarını açacağız.
Ama AB üyesi ülkelerden ikisine dikkat etmek ve bunu konu üzerinde daha fazla çalışmak gerekiyor. Birincisi Yunanistan... Simitis Hükümeti Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmıyor. Buna karşılık yaklaşan genel seçimler sırasında muhalefetin bu konuyu işleyeceğini bildikleri için Türk-Yunan ilişkilerinde Türkiye'den jest bekliyorlar. Özellikle Kıbrıs konusu üzerine...
İkincisi İsveç... İnsan hakları ihlallerinden dolayı Türkiye'nin adaylığa hazır olmadığını belirten İsveç üzerine herhangi bir çalışma yapılmıyor ve Türkiye'nin "diğer" yüzü bu ülkenin kamuoyuna yeterince yansıtılamıyor.
Her iki ülkenin çekinceleri Türkiye ve diğer ülkelerin çalışmaları sonucunda yokedilse ve Türkiye Helsinki'de aday ülke konumuna getirilse ne olacak?
İşte bu konu üzerine bugüne kadar yapılan en ufak bir çalışma bile yok...
Öncelikle Türkiye'nin Avrupa Birliği kapısında bekletileceği görüşü nedeniyle devlet içinde yeniden yapılanma için bir program hazırlanmış değil...
Ekonomik sistemden, politik yapıya, adalet sisteminden, eğitime kadar tüm alanlarda ciddi bir yeniden yapılanmanın yaşanacağını düşünürsek Helsinki sonrası Türkiye'nin çok ciddi bir çalışmaya girmesi kaçınılmaz olacak...
Burada başka bir sorun gündeme geliyor... Hangi kadroyla?
Türkiye'nin Avrupa ile bütünleşmesinde gerekli uyum yasalarını çıkaracak, ülkenin ekonomisini yeniden şekillendirecek, demokratikleşme konusunda yeni düzenlemeleri toparlayacak, devletin "sivilleşmesi" için çalışacak, eğitim ve sağlık konusunda etkili kararlar alacak kadroların bugünden kurulması gerekiyor...
Ama Türkiye'ye baktığımızda, genç ve dinamik bir kadronun yaratılması için çalışmak yerine, partizan atamaları sürdüren, tanıdık ve dostları önemli kademelere yerleştiren politikacılar görüyoruz.
Türkiye silkinip üzerindeki ağırlığı atmadıkça, aksak görüntümüzden bir türlü kurtulamayacağız.

YENİ ASIR 25 - 11 - 1999