Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Temmuz 2002 Pazar

Ege'de "öteki"

Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu, genelde Hristiyan-Müslüman çatışması, özelde Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan sorunun kaynağını tesbit etti: Korku. Bugüne kadar karşı tarafı tanımlamada ortaya çıkan zaafın temelinde korku var. Sadece uluslararası ilişkilerde değil, ulus içindeki çatışmaların kaynağında da korkuyu buluyorsunuz. Türkiye'deki İslami yapılanmaya karşı çıkan "laik" kanadın çıkış noktası da korku. Devletin, sistemin değiştirileceği korkusu.
Kürtlerle yaşanan sorunun arkasında da korku var. Ülkenin bölüneceği korkusu.
Papandreu sorunların çözülmesi için gerekli olan korkuların arındırılması eylemini politikacılara yüklüyor ve şöyle diyor: "Politikacının en büyük görevi ayak uydurma ve anlama yeteneğidir."
Türkiye'de ayak uydurma ve anlama yeteneği gelişmiş politikacı bulmak maalesef kolay değil. Ayak uydurmak, yeni ile bütünleşmek, yeniyi algılamak ve onunla yaşamayı öğrenmekten geçiyor.
Anlamak ise okumanın, kendini geliştirmenin kazandırdığı bir yeti. Tabii bunun için bir eylem gerekiyor. Sürekli okumak. Çevrenize bir bakın. Politikacılar arasında okuyan, dünyayı anlamaya çalışan kaç kişi var?
Ayak uyduran ve anlama yeteneği gelişmiş politikacılar korkusuz olarak tanımlanırlar. Dünyayı değiştirmek için aldıkları kararlar, anlama yeteneği gelişmemiş insanları huzursuz eder.
Türkiye korkunun hüküm sürdüğü bir ülke. Korkunun kaynakları çok açık. Ayak uyduramamak ve anlama yeteneğini geliştirmemek.
Ve korkular içinde yaşayan toplum öyle bir noktaya geliyor ki, sistem kendini yeniden üretiyor. İnsanlar daha çok korkuyor, korktukça değişime karşı çıkıyor. Değişim engellendikçe ayak uydurma şansı ortadan kalkıyor. Ortaya çıkan statik yapı içinde anlama yetisi kayboluyor.
Sonunda ucube, gelişime direnen, varolanı kavrayamayan, sloganlar ile hareket eden, sorgulamayan ve en önemlisi korkan bir toplum yaratıyoruz.
İstanbul'da öteki kavramının tartışılması bu anlamda önemli. Belki bu tartışma ile öteki kavramını doğru tesbit eder, bugünkü korkularımızdan sıyrılır, ayak uydurma yeteneğimizi geliştirir ve en önemlisi anlama yetimizi geliştirebiliriz. Yarının Türkiyesi için bu adımları atmak bir lüks değil, bir zorunluluk. Bunu algılayamayanlar dönem içinde silinip gidecek...

HABER EKSPRES 14 - 07 - 2002

11 Temmuz 2002 Perşembe

Baltayı taşa vuran Tartan

DSP'den istifa eden İzmir Milletvekili Hakan Tartan'ın, "istifa onurdur" sözleri tepki topladı. Böyle bir saptama, partiden istifa etmeyenleri "onursuz" olarak nitelendirmek demektir. Üstelik bu nitelendirme sadece istifa etmeyen milletvekillerini değil, büyükşehir belediye başkanını, DSP'li diğer başkanları, meclis üyelerini ve tüm partilileri de kapsar. Hakan Tartan, her zaman olduğu gibi baltayı yine taşa vurdu. Ancak bu kez Ecevit ailesinden gelen koruma zırhına sahip değil.
Biraz geriye dönersek Tartan'ın taşa vurmaktan kör ettiği baltaları hatırlayabiliriz.
Birinci olay İngiltere'de geçiyor. 5 yıl önce uluslararası toplantıya katıldı Hakan Tartan, DSP'yi temsilen. Üç günlük toplantının birinci günü öğleden sonra, Türkiye'ye dönmek istediğini açıkladı.
Neden mi?
Beşiktaş'ın Göteborg ile yapacağı karşılaşmayı izlemek üzere Meclis'te oluşturulan taraftar grubuna katılacak ve İsveç'e uçacaktı. Hakan Tartan, eşi Aynur Tartan'ın da İsveç'i hiç görmediğini ve bu nedenle İsveç'e gitmesinin şart olduğunu belirterek toplantıyı terketti. Toplantının yapıldığı otel havaalanına 2 saat uzaklıktaydı. Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'nden gelen özel bir otomobil, Tartan'ı uçağa yetiştirdi.
İkinci olay ise Ankara'da geçiyor. Gazetecilerin kulislere girilmesi yasaklandı. Hakan Tartan da Meclis İdare Amiri olarak, bu yasağı uygulamaya başladı. Gazeteci örgütlerinin çabalarıyla diğer partilerin idare amirleri uygulamadan vazgeçtiler. Hakan Tartan hariç.
Gazetecilerin "Siz de bir gazeteciydiniz. Neden bu tür uygulamalara karşı çıkmıyorsunuz" sorusuna Tartan'ın verdiği yanıt ilginçti. "Ben gazeteci değil, milletvekiliyim." Son zamanlarda milletvekilliğini bir meslek olarak görmeye başlamış, Meclis İdare Amirliği'nin keyfini sürüyordu Tartan. Bunlar yetmiyormuş gibi, gazete üst-yönetimlerine telefon ederek, haberlerde sadece ad ve soyadının kullanıldığını, bunun yerine "TBMM İdare Amiri, DSP İzmir Milletvekili Hakan Tartan" yazılması gerektiğini bildiriyordu.
Daha çok var. Hakan Tartan'ın eşi Aynur Tartan'ın, partisinden istifa etmeyerek, Hakan Tartan'ın "onursuzlar" listesinde yeralan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı'na bağlı İZFAŞ'ta halen yönetim kurulu üyesi olduğunu biliyor musunuz?

HABER EKSPRES 11 - 07 - 2002

10 Temmuz 2002 Çarşamba

Alaattin Yüksel aday arıyor

Erken seçim tartışmaları, il başkanlarına yeni bir sorumluluk daha yükledi: Aday belirlemek. Bu durumdan rahatsız başkanlardan biri, Alaattin Yüksel... Yüksel, önceki gün başlayan seçim çalışmalarına hazırlıksız yakalandığını kabul ediyor ve ekliyor:
"Aday çalışmalarına daha önce başlamalıydık. Şimdi bu isimleri saptamak için, oldukça yoğun bir tempo yürütmek zorundayız."
Önceki gün DSP'deki kırılmadan sonra, Yüksel'in telefonuna mesaj yağmaya başladı. 5 saat içinde en az 50 kişi arayarak, il başkanına bağlılıklarını bildirdiler. Tabii, hesap daha çok adaylık üzerine. İl başkanının da gelen telefonlar üzerine kendisini, "önemli adam" olarak hissettiği, gelen haberler arasında...
Partide müzmin adaylar var. Her dönem, her yere aday olan bu isimler, şimdi de milletvekilliği için yoğun kulise başladılar.
Partiye yeni katılanlar da, milletvekilliği için çalışıyor. Adam gelip boşuna partiye kayıt olacak değil ya...
CHP'ye yakın duranlar, ancak şimdiye kadar üye olmayanlar da, seçim atmosferine girilmesi üzerine, il başkanını daha çok aramaya ve "her tür katkıyı koymaya hazırım" demeye başladılar.
CHP'nin değişmeyen yazgısıdır bu. En kötü dönemde bile, aday sayısı diğer partilere oranla çok daha yüksektir.
Peki, il başkanı nasıl bir aday profili istiyor.
Genç, dinamik, yakışıklı veya güzel, aktif, proje üreten... Ama hepsinden önemlisi, çok liberal, çok Kemalist...
Bir anlamda kendini tarif ediyor gibi geldi bana... Bilemem...
Düşünebiliyor musunuz, İzmir'i 10-12 Alaattin Yüksel temsil edecek!
Tabii, aday belirleme sürecinde genel merkezin de katkısı olacağı kesin. Ancak, genel merkezden kimlerin bu süreçte etkin olacağı da önemli. Bazı PM üyelerinin yanlarına bazı ilçe başkanlarını da alarak, il başkanına muhalefet yaptıkları biliniyor. Üstelik, bazı PM üyelerinin Yüksel ile aynı yerde durmalarına karşılık, il başkanı ile omuz omuza hareket etmedikleri kesin.
Bu çerçevede aday olmak isteyenlerin, farklı kapılar aşındıracaklarını, üst düzeyde farklı ilişkiler geliştirmeleri gerektiğini bilmeleri yerinde olur.
Aday belirleme yöntemi de oldukça fazla tartışılacak sanırım.
Delegeye güvenen bir grup, ön seçimde ısrar ediyor. Ancak, genel merkez kesinlikle merkez yoklamasından yana. Zaten Alaattin Yüksel'in istediği aday tipi de, ancak merkez yoklamasıyla belirlenebilir. İş ön seçime kalırsa, gelecek adayların Yüksel'in profiline çok uymayacağı kesin...

HABER EKSPRES 10 - 07 - 2002

7 Temmuz 2002 Pazar

Acı ama gerçek

İzmir Kliği başlıklı yazıyı kaleme aldığımda bu yazının tartışmaların merkezine taşınacağını açıkçası hesaba katmamıştım. Büyükşehir belediye meclis tartışmalarına, tutanaklarına kadar giren yazı, temelde İzmir'in bazı gerçeklerini yansıtıyordu. Neydi bu gerçekler?
Kent bazı isimlerin ablukası altındaydı. Hangi taşı kaldırırsanız bu simalarla karşı karşıya kalıyordunuz. Siyasi partilerden şirketlere, sivil toplum örgütlerine, spor kulüplerine kadar her alana el atmışlardı.
Aslında saydığım alanlar birbirlerini tamamlayan yapılardır. Nasıl mı?
Siz kentin ileri gelenlerindensiniz. Kendinize yakın 100 kişiyi örgütleyerek bir şirket kurarsınız. Şirketin temel hedeflerinden biri devlet ihalelerine girmektir. Bunun için politikacılara ve baskı unsuru yaratacak sivil toplum örgütlerine ihtiyacınız vardır. Elinizdeki mali güçle size yakın olan sivil toplum örgütünün yönetimini üstlenirsiniz. Bu örgütün söylemiyle kendi söyleminizi örtüştürerek kamuoyu yaratmaya çalışırsınız. Ancak sivil toplum örgütü sizin temel ihtiyaçlarınıza tam olarak yanıt vermeyecektir. Devlet mekanizması ile de yakın ilişki kurmanız gerekecektir. Üyesi olduğunuz partileri kullanarak sizin için Ankara'da çalışacak, gerekirse bölgeyi ilgilendiren ihaleler konusunda tavır koyabilecek milletvekillerinin seçilmesini sağlarsınız. Böylece şirket, sivil toplum örgütü ve politika üçgenini yaratmış olursunuz.
Ancak toplumda da sempati yaratmanız şart. Bunun yolu da spordan özellikle futboldan geçiyor. Futbol kulüplerinden birine başkan olduğunuz zaman toplumdaki desteğiniz artacak, halkın size olan güveni sağlamlaşacaktır. Televizyonda, gazete sayfalarında boy boy fotoğraflarınız yayınlanacak, açıklamalarınız kamuoyu tarafından destek görecektir.
Devletten almayı planladığınız ihalelerden biri başka bir şirkete mi gitti, hemen bir basın toplantısı düzenler, "bögenin kalkınması" üzerine bir konuşma yapar, Ankara'daki İzmirli milletvekillerinin baskı unsuru olmasını sağlarsınız. Bölge ayrımcılığı yapmaya önceden gönüllü yerel basın da sizi sonuna kadar destekler.
Ancak burada unutulan nokta bu isimlerin kentin geleceği için mi yoksa kendi gelecekleri için mi çalıştıkları sorusudur. Kente yararlı hizmetler yaptıklarını iddia ederler, ancak kentteki rekabeti öldürürler. Çünkü kentte yaşayan "diğer" insanların onlarla rekabet yapma şansı yoktur. Onlar da bunu bildikleri için kenti terk etme, şanslarını İstanbul'da ya da başka bir kentte deneme kararı alırlar.
Kentin beyaz yakalıları de onların şirketlerinde boğaz tokluğuna çalışmaya mecburdur. Büyük bölümü de "yeter" diyerek başka kentlere göç ederler.
Sistem bu ve böyle çalışıyor. Ancak ekonomik kriz bu sistemi de çökertiyor. Ve bir zamanlar üzerine doktora tezi yapıldığı söylenen çok ortaklı şirketler birbiri ardına çöküyor. Yeni sürecin farklı ekonomik sistemi geliştireceği açık. Ve bu sistem kentin üzerine çöreklenen ve İzmir'den göçü artıran "kliğin" yeniden dirilmesine fırsat tanımayacak.

HABER EKSPRES 07 - 07 -2002

25 Haziran 2002 Salı

Super light başkan

Bolçova Belediye Başkanı Ali İhsan Ülker, icraatlarından dolayı "light belediye başkanı" olarak tanımlanır. Çocuk emekleme yarışmasından, Agamemnon Festivali'ne, Üç Band Bilardo Şampiyonası'na kadar sayısız etkinliklere imza atan Ülker'in yeni icraatı, belediyenin faaliyet raporu katalogu oldu. Her belediye tabii ki faaliyet raporu yayınlamak zorundadır. Ancak ekonomik kriz içinde olan Türkiye'de, üstelik başbakanlığın "kamu kurumlarında aşırı lüksten kaçının" talimatı varken, Ali İhsan Ülker'in turizm kataloglarına benzeyen faaliyet raporu bastırması, eleştirilerin yeniden başlamasına neden oldu.
Faaliyet raporu değil, sanki Türkiye'nin yurtdışında tanıtım kataloğu gibi... Nereden baksanız sadece bir kataloğun baskısı 12.5 milyon lirayı bulur. Yapım masrafları hariç. Biz gazetecilere de postalandığına göre en az 1000 tane basılmıştır. Gelin masrafı siz hesaplayın.
Bu kadar da değil, faaliyet raporunun eleştirecek yönleri. Ülker, birlikte çalıştığı tüm müdürlerin fotoğraflarını da yayınlamış katalogda. Hepsi teker teker aynı pozu vermişler. Hasan Cemal'in kollarını kavuşturmasından esinlenmişler. Tabii yine en başta Ali İhsan Ülker. "Light belediye"nin 2002 projeleri de var katalogda.
Projelerde ilk sırayı yeni belediye hizmet binası alıyor.
Şüphesiz Ali İhsan Ülker'e yakışacak, modern bir hizmet binası şart.
Bu kadar önemli işlerle uğraşan bir belediye başkanının hakkıdır modern, lüks bir hizmet binasında halkının istekleri için çalışmak. Ancak projenin ortalama maliyeti konusuna hiç değinilmemiş faaliyet raporunda.
Raporda, Balçova Belediyesi ve Belediye Başkanı Ali İhsan Ülker'in basında çıkan haberlerine de yer verilmiş. Hepsi olumlu, hepsi güzel haberler. Aralarında bir tek eleştirel haber görmedim. Belki de bugüne kadar hiç eleştiri almamıştır Ali İhsan Ülker. Bu kadar önemli işler başaran bir belediye başkanı neden eleştirilir ki...
Bir ay önce birinci sayfanın manşeti olan "light belediye" başlıklı haberimize bir de gönderme yapmış. "Ben light değilim, super lightım" diyor Ülker ve ekliyor:
"Reklamın iyisi kötüsü olmaz."
Biz de Ülker'in tespitinden yola çıkarak, Balçova Belediye Başkanı'nın sıfatı değiştiriyor ve kendisine kendi istediği gibi "süper light" diyoruz.
Umarız önümüzdeki günlerde gerçekleştireceği icraatlarla "Süper light" sıfatına yakışır davranır Balçova Belediye Başkanı...

HABER EKSPRES 25 - 06 - 2002

19 Haziran 2002 Çarşamba

Politikacı-gazeteci ilişkisi

Politikacı-gazeteci ilişkisi önemli, ancak bir o kadar tehlikelidir. Siyaset ile yakından ilgilenen gazeteci, politikacı ile ilişki kurarken, birçok noktayı dikkate almak zorundadır. Bu ilişkide gazeteci açısından iki ana amaç ön plana çıkar. Birincisi bilginin elde edilmesi, ikincisi de bu bilginin kamuoyuna aktarılmasıdır. Gazeteci elde ettiği bilgide objektiflik aramaz. Bilgi karşı taraftan elde edildiği için, bu bilginin objektif olup olmadığı saptanamaz. Zaten bilginin objektif olma şansı da yoktur.
Gazetecinin sorumluluk alanı, karşıdan aldığı bilgiyi yorum yapmadan, sübjektif unsurlar katmadan okuyucuya ulaştırması ile sınırlıdır. Gazeteci-politikacı arasındaki ikinci önemli ilişki, "yazılmamak kaydıyla" sızdırılan bilgilerdir. Bu, iki aktörün de istediği bir ilişki biçimidir. Gazeteci, olayların arka planını öğrenmek, sorunları doğru algılamak için bu tür bilgiye ihtiyaç duyar. Daha sonra karşılaşacağı gelişmeleri bu bilgiler ışığında yorumlamaya çalışır.
Politikacı da, gazetecinin bilgi birikiminden yararlanmak, geleceğe yönelik açılımlar konusunda destek almak için olayların arka planını anlatır, kendisinin göremediği bazı açmazları gazetecinin gözleriyle anlamaya çalışır.
Bu ilişkiyi bir bütün olarak ele aldığınızda gazetecinin işi çok daha zordur. Bir politikacı böyle bir ilişkiyi iki ya da üç gazeteci ile sürdürürken, bir gazeteci bu ilişkiyi en az 15 politikacı ile geliştirmek zorundadır.
Sonuçta iki taraf için gerekli, üretken bir ilişkidir yaşanan... Ayrıca zor bir ilişkidir. Çünkü bu biçimin sınırları belli değildir. Bir gün aktif olan, diğer gün pasif davranabilir. Ancak ilişki, birinin sürekli etken, diğerinin ise edilgen hale gelmesiyle bozulma sürecine girer. O zaman gazetecinin yapacağı şey, ilişkiyi bu aşamada noktalamasıdır. Aksi takdirde etik anlayışlar yıkılır, objektif olmaktan uzaklaşılır.
"Bunları neden anlatıyorum?" diye sorabilirsiniz. Vurgulamak istediğim nokta, özellikle gazeteci kökenli köşe yazarlarının işlerinin hiç de kolay olmadığı... Bu ayırımı özellikle yapıyorum. Çünkü gazeteci kökenli köşe yazarları ile gazeteci kökenli olmayan köşe yazarları arasında önemli bir fark olduğuna inanıyorum. Köşe yazarları bazen yazdıkları nedeniyle toplum önünde idam sehpasına götürülüyor, yerden yere vuruluyorlar. Toplumun önünde hakarete uğruyor, objektif olmamakla suçlanıyorlar.
Ancak aynı konu kapalı kapılar ardında konuşulduğunda, aslında yazılanların doğru olduğu belirtiliyor.
İşin en güç yanı da bu zaten. Yazılanların doğru olmasına karşılık, karşı tarafın salt kendisini korumak gerekçesiyle saldırıya geçmesi.
Ancak bir süre sonra alışıyorsunuz bütün bunlara... Bazen gülüp geçiyor, bazen de ilişkilerinizi yeniden düzenlemeye başlıyorsunuz.
Gördüğünüz gibi bir köşe yazarı olmak sanıldığı gibi kolay değil. Dolayısıyla eli kalem tutan herkesin köşe yazarı olması mümkün değil. Keskin bir kılıç üzerinde yürümeyi başarmak, sağdan soldan gelecek darbelere karşılık düşmeden yürümeniz gerekiyor. Bunun için de bilgi, cesaret ve inanç şart.

HABER EKSPRES 19 - 06 - 2002

16 Haziran 2002 Pazar

En büyük ödül töreni

Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi, her yıl yaptığını yeniden tekrarladı ve Vural Savaş'ın da aralarında bulunduğu 30 kişiye, Atatürkçülüğe Katkı Ödülü verdi. Vural Savaş'a ödül verilmesi son derece doğru. Bu ülke O'nun gibi bir Atatürkçü'yü zor yetiştirir bir daha! Zaten Vural Savaş olmasaydı, bu ülkenin ne hale geleceğini tahmin bile edemezdik.
Ödülleri alan diğer kurum ve kişiler önemli benim için. Örneğin, İzmir Ticaret Odası'na en Atatürkçü Ticaret Odası ödülü verilmiş. Ödülü, Ekrem Demirtaş gelemediği için, Meclis Başkanı DYP'li Necip Kalkan aldı. İzmir Ticaret Odası'na, neden bu ünvanın verildiğini anlamış değilim. Alınan 20 biletin, bu ödülde rolü olmadığını da özellikle belirtmek isterim.
Oduncular ve Kömürcüler Odası da, Atatürkçülüğe yaptığı "katkı"dan dolayı, ödüle layık görüldü. Katkı çok önemli. Odun ve kömür depolarına, Atatürk posterleri astırdılar.
Ödülün biri İrembe'ye, diğeri ise İrembe'nin sahiplerinden Prof. Dr. Nurettin Demir'e gitti. Ödülü alan bir başka Nurettin Demir ise sorun yok. Ancak, benim tanıdığım Nurettin Demir ise Atatürkçülüğe yaptığı katkıları bu sütundan teker teker açıklamak zorunda.
Bu ödülün diğer gediklisi, Ege-Koop Başkanı Hüseyin Aslan, önceki akşam yine ödül alanlardan biri... Bu tür törenleri kaçırmayan Hüseyin Aslan'ın, bu kez mazeret bildirmesi ilginç.
En Atatürkçü kurum olarak TRT'ye ödül verilmiş. Özel kanallara ödül verecek halleri yok ya... Çünkü oralarda bu ülkeyi sevmeyen bazı gazetecilere program yaptırıyorlar.
Bahattin Tatış, gecenin en Atatürkçü eğitimcisi seçildi.
Neden?
Yanıtı çok basit. Bahattin Tatış, Latife Hanım Köşkü'nü onardığı için, bu ödüle layık görüldü.
Ödül alanları yayınlamaya devam ediyoruz.
Atalay Noyaner. Yorum yok!
M. Ali Molay. Dalaman SEKA'yı özelleştirme programında satın alan işadamı. Bence, en doğrusunu yaptı. Ancak özelleştirmeyi istemeyen, SEKA'nın özelleştirilmesine karşı duran, ADD'nin M. Ali Molay'a ödül vermesini de anlayamadım.
Faruk Saraç... Modacı.
İnci Aküleri sahibi Cevdet İnci.
İzmir Valisi Alaaddin Yüksel de, en Atatürkçü Vali ödülü aldı. Zaten İzmir'de bir vali var bildiğim kadarıyla.
Bir gazeteci, kaynağını saklar. Ancak, bu kez ben kaynağımı açıklıyorum. Aslında bu bilgilerin bir bölümü, ADD İzmir Şubesi Denetleme Kurulu Başkanı Macit Sefiloğlu'ndan alınmıştır. Kendisi gazetemizin haber müdürü ve köşe yazarıdır. Ve hala bir ADD üyesidir.

HABER EKSPRES 15 - 06 - 2002